Wednesday, September 26, 2018

Göbekli Tepe; Batının Yeni Açmazı...


Çok değil, daha 20. Yüzyılın başında arkeologlar, en eski şehirlerin Sümerlerin 6 bin yıllık şehirleri olduğunu söylüyorlardı. Ondan önceki iddia da uygarlığın MÖ 2500’de Mısır’da başladığıydı. Halbuki Göbekli Tepe kazıları uygarlığın köklerinin çok daha eskilerde olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Arkeologlar, Göbekli Tepe mabetler kompleksinin yapım tarihi olarak Milattan Önce 9.600 yılını veriyorlar. Diğer bir deyişle Göbekli Tepe günümüzden 11 bin 600 yıl önce yapılmış. Yani Eriha’dan dahi 1600 yıl önce. Sümerlerden ise 3600 yıl önce. Yine arkeologlar, inşaatın en az bin yıl sürmüş olması gerektiğini düşünüyor. Saptanan MÖ 9.600 yılı inşaatın başlangıç tarihi mi, yoksa bitiş tarihi mi henüz net değil. Mabetlerin taştan kalıntıları üzerinde karbon testi yapılması söz konusu değil. Bir taşın hangi tarihte yontulduğu ve bir yapıda kullanıldığı herhangi bir test aracılığıyla saptanamaz. Taşın yaşı belirlenebilir ancak sonuç milyarlarca yıl çıkacaktır. 11.600 yıllık geçmiş, kazılar sırasında bulunan çok sayıdaki hayvan kemiklerinin yaşlarının ölçülmesi ile elde edilmiş. Ancak burada da bir sorun var. Hayvan kemiklerinin hepsi yaklaşık aynı tarihi veriyorsa, bin yıl süren yapım süreci hipotezinin bir anlamı kalmıyor. Eğer kemiklerin hepsi hemen hemen aynı süreyi gösteriyorsa, bu durumdan yapıların tamamının çok kısa sürede yapılmış oldukları sonucu çıkıyor. Yok eğer kemiklerin en eskisi 11.600 yaşındaysa ve inşaat bin yıl sürdüyse, inşaatın bitim tarihi MÖ 8.600 mü sorusu akla geliyor.

Göbekli Tepe mabetleriyle, MÖ 9.600’lerde bölgede yaşayan insanların ciddiye alınması gereken organize bir topluluk olduğu gerçeği ortaya çıktı. Bu insanlar bin yıl boyunca çalışmış ve ortaya muazzam bir mabet kompleksi çıkartmışlardı. 10 bin yıl önce insan ömrünün azami 40 yaş olduğu düşünülürse, bin yıllık süreç 25 insan nesline tekabül etmektedir. Bu mabetleri yapmak için bölgede bulunmak zorunda kalan bu birbirini takip eden 25 insan neslinden oluşmuş topluluk nerede yaşamıştır? Yiyecek, içeceklerini nereden tedarik etmiş, yaşamlarını nasıl sürdürmüştür? Sadece avcılıkla ya da toplayıcılıkla bu mümkün müdür? Bulunan mabetlerin yapımı için, taşların yontulması ve yerlerine konulması için yüzlerce insanın gücüne ihtiyaç duyulacağı kesindir. Bu insanlar kimlerdir? Nereden gelmişler ve nerede yaşamışlardır? 

Göbekli Tepe kompleksinde toplam 20 adet mabet kalıntısı olduğu belirlenmiştir. Bunlardan 6 tanesinde kazı çalışması yapılmış, dördü yuvarlak, ikisi dikdörtgen mabet kalıntısı gün yüzüne çıkarılmıştır. Mabetler, belirli bir geometrik ara ile sıralanmışlardır. Eliptik, sarmal, dairesel yapılarda olan, yani gelişmiş geometrik yapılarda inşa edildiği görülen mabetlerin tamamının, işin bitiminde, onu yapanlar tarafından gömüldükleri tespit edilmiştir. Kalıntılar bu sayede, hemen hiç bozulmadan günümüze kadar ulaşmayı başarmışlardır. Kalıntılar gün yüzüne çıkarıldıktan sonra, çevresel etkenlere bağlı olarak bozulmaların başladığının görülmesi üzerine, kazısı yapılanların koruma altına alınmasına öncelik verilmiş, diğerlerinin kazılması işlemi ertelenmiştir. 

Göbekli Tepe yapılarının niçin gömüldükleri bir muammadır. 20 Mabedin tamamının kazılması ile bu muamma çözülecek midir? Yoksa bunların kazılmasına hiçbir zaman izin verilmeyecek midir? Bu mabetlerde yer alan sütunların üzerindeki sembolik yazıların, bir tür piktografik yazı olması mümkündür. Acaba atalarımız bize, kendi uygarlıkları ile ilgili bilgileri bu yolla mı yollamak istemişlerdir? Göbekli Tepe kompleksi, bir mabetler topluluğu olmaktan daha çok bir büyük kütüphane olarak mı inşa edilmiştir? Her zaman olduğu gibi emperyalist tarih anlayışı, farklı bir uygarlık geçmişini anlatacak olan böylesi bir kazıya müsamaha edecek midir yoksa, her zaman olduğu gibi bu bulguların tarihi aydınlatmasına mani mi olunacaktır?   

Monday, September 17, 2018

Oğuz Kağan Destanının Ezoterik Yorumu

Bugünkü konumuz, Türklerin en ünlü destanı olan Oğuz Kağan Destanı'nın Ezoterik yorumu üzerinedir.

Bu destandan da anlaşılmaktadır ki, Oğuz Kağan günümüzden 70 bin yıl önce yaşamış, Tufan öncesi Uygur İmparatorluğu'nun kurucu atasıdır. Oğuz Kağan kendisini Uygurların Hanı olarak tanıtmaktadır. Bilinen tarihin hiçbir döneminde bu isimli bir Uygur Kağanı yaşamamıştır. Ancak söz konusu olan Tufan öncesinin Uygur İmparatorluğu'dur.
Lafı fazla uzatmadan Destanı inceleyelim:

Destan inisiyatik bir topluma hitap etmektedir ve tamamı ezoterik bir   anlam  taşımaktadır.  İnisiyatik toplumlarda genellikle semboller bir açık bir de inisiyelere hitap eden kapalı anlamlar içerir. Ortak bilinç, sembollere benzer vasıflar yüklenmesinin nedenidir. Simgeler insanın sürekli olarak kutsal olan ile dayanışma içinde olmasını sağlar. Destanda kişinin yücelmesine yardımcı olan yollar anlatılmaktadır. Oğuzun babası yoktur. Anası aydır. Yüzünde, dört temel elemente atfen 4 renk vardır. Yüzü bir kareyi andırır. Kare, Mu’nun “M” harfinin sembolüdür. Oğuz tamamen dengeli bir insandır. Oğuz 40 gün içinde büyümüştür. 40 günde büyümesi, kemale erdiğinin işaretidir. 40 sayısı Ezoterizmin Kamil İnsanı ifade etme sayısıdır. Eserdeki Ezoterik anlatımları ve açılımlarını daha ayrıntılı irdeleyelim; Oğuz Kağan’ın annesi Ay Kağandır. Ay Kağan bir bakireyken Oğuza hamile kalmış ve oğlunu dünyaya getirmiştir. Ay Kağan, Uygur İmparatoriçelerinin unvanıdır. Oğuzun babası Gök Tengri ya da Güneş Kağandır. Oğuz, Tanrının Oğulu’dur. Mu İmparatorlarının ve Uygur İmparatorlarının unvanı “Tanrının Oğlu”dur.
Oğuz kendisini bir Uygur Kağanı olarak tanıtmaktadır. Oğuz Kağan’ın hükmettiği topraklar çok büyük ormanlıklarla kaplıdır. Bu tanımlama, tufan öncesi Uygur İmparatorluğu ile bire bir örtüşmektedir. Oğuz’un hükmündeki topraklar olan Orta Asya düzlükleri tufandan sonra ya bozkırlaşmış ya da çölleşmiş topraklardır. Ancak buraların tufan öncesinde ormanlarla kaplı olduğu bilinmektedir.  Oğuz Kağan destanında Oğuzun doğumu, “Gök mavisiydi sanki benzi bu oğlancığın” şeklinde anlatılmaktadır. Ten renginin gök mavisi olması, doğan çocuğun kutsallığına bir göndermedir. Oğuz, Tanrının yeryüzündeki temsilcisi ve oğlu olarak kutsal bir kişiliğe sahiptir. Eski Türkler iyi insanların yüzlerinin “Ak”, kötülerin yüzlerinin ise “Kara” olduğunu söylemektedirler. Oğuz’un yüzü ise Mavi-Beyaz, yani Tanrısaldır. Ağzının rengi ise ateş kırmızısı olarak betimlenmiştir. Kırmızı, Türkler için “arınmanın” ve ateşin sembolüdür. Ateşin, Tanrı Ülgen tarafından insanlığa bahşedildiğine inanılır. Bu nedenle ateşle oynamak, ateşi suyla söndürmek, ateşe tükürmek büyük saygısızlık kabul edilmiş ve kesin bir biçimde yasaklanmıştır.
Oğuz Kağan annesinden süt emmeden önce ona şöyle seslenmektedir; “Ey benim güzel anam, öğüdümü alırsan, Gök Tanrıya tapınıp, eğer Hakkı tanırsan, o zaman memen alır, ak sütünü emerim. Bana layık olursan, adına “ana” derim.” Bu ifadede Gök Tanrının “Hak” olarak tarif edilmesi, Gök Tanrı dininin bir Tek Tanrı dini olduğunun açık göstergesidir. Bu tanımlama muhtemelen efsaneye, İslamiyetin kabulünden sonra yerleştirilmiştir. Oğuz’un çocukluğu mucizeler içinde geçer. Annesinin memesinden bir kez emer, bir daha süt emmez. Daha sonra şarap ister. 40 gün içinde yürür ve öküz ayaklı, kurt belli, ayı göğüslü bir insan haline gelir. Hızla evlenecek çağa gelir. Oğuz, dini bütün bir insandır. Sürekli Tanrıya dua etmektedir. Yine bir gün Tanrıya yakarırken gökten mavi bir nur iner. Bu ışık güneşten ve aydan daha parlak, göz kamaştıran bir ışıktır. Işığın içinde bir kız bulunmaktadır. Kızın alnının ortasında kutup yıldızı şeklinde parlayan bir ben vardır. Bu tarif, Doğulu Ezoterik ekollerin Üçüncü Göz tanımlamasıyla bire bir örtüşmektedir. Bu kız evrenin sembolüdür. Oğuz, bu kızla birleşir. Bu kız Yaratıcı Tanrının dişil formu olan Umay’dır. Bu birleşme, insan- evren ayniyetinin ifadesidir. Oğuz’un Umay’dan üç oğlu olur. Bunların ilkinin ismi Güneş, ikincisinin ismi Ay ve üçüncüsünün ismi Yıldız’dır. Her üçü de Ateş unsurunu barındırır. Bu üç sembol de Mu’nun ve Uygurların en kutsal sembolleridir. Üçü birlikte gökten yere inmenin sembolü olan, ucu aşağı dönük bir eşkenar üçgen oluşturur.
Bir başka gün Oğuz Kağan ava gittiğinde, bir gölün ortasındaki kayın ağacının içinde bir başka güzel kız görür. Bu kız da Dünya Ananın sembolü olan Kubay’dır. Kayın ağacı, Uygurların kutsal Hayat Ağacı ve Kubay Ananın sembolüdür. Oğuz Kubay’ı da kendisine karı olarak alır ve ondan da üç oğlu olur. Bu birleşme, insan-dünya özdeşliğinin ifadesidir. Çocukların ismi, bu özdeşliği ifade etmektedir; Gök, Dağ ve Deniz. Üçü birlikte, insanın Tanrıya geri döneceğinin sembolü olan ucu yukarı dönük bir eşkenar üçgen oluşturur. Hava, Toprak ve Suyu temsil ederler. Böylece 4 sembol tamamlanmış olur.
Destanda Oğuz Kağan’ın ilk eşi olan Umay’ın parlaklığını betimlemek için Kutup Yıldızı tanımlaması kullanılmıştır. Şamanizm’de kutsal aleme, kutup yıldızı üzerinden geçilmektedir. İnsanın aydınlanması kutsal alemden gelen ışık ile mümkündür. Oğuzun ikinci eşi olan Kubay’ın ağaç içinden çıkması, insanın doğa ile uyum içinde yaşamasının zorunluluğuna işarettir. Ağaç göklere yükselen, kutsal aleme giden yolu çizmektedir. Bir ağacın kökleri toprakta, dalları gökyüzündedir. Kubay’ın içinden çıktığı Kayın ağacı, Uygurlarda en kutsal ağaç olarak kabul edilmiştir. Kayın, Tanrının emrini insanlara aktaran bir aracıdır. Aileye kutsallık atfeden Türklerde, evlenilen kişinin annesi ve babası Kayın-Ata ve Kayın-Ana olarak isimlendirilmektedir. Oğuz her iki eşini görünce de yüreğine bir ateş düşmüştür. Ateş kutsaldır. Ateşin tezahürü olan alev, kutsal mekana yükselmeyi işaret eder.  Oğuz Kağan destanında bu semboller ok ve yaydır. Oğuzun gökten inen gök kızı ve ağaçtan çıkan yer kızıyla evliliği, yer ile göğün bir bütün olarak algılandıklarının işaretidir. Türklerin en eski atasözlerinden birisi, “Yer ile Gök evlidir. Hiçbir şey gizli kalmaz” şeklindedir. Türkler evrenin gök ile yerin birleşmesinden oluştuğuna inanırlar. Oğuz Kağan destanında anlatılanlar aslında Uygurların evrenin yaradılışı anlayışına gönderme yapmaktadır. Oğuz Kağanın göksel eşinden doğan Gün, Ay ve Yıldız evrenin yaratılışını, yersel eşinden doğan Gök, Dağ ve Deniz ise dünyanın yaratılışını sembolik bir dille anlatmaktadır.
Oğuz’un yaşadığı toprakları kaplayan ormanda “gergedan” olarak tanımlanan bir canavar yaşamaktadır. Gergedan Türkler için çok değerli olan atları yemektedir. Orta Asya bozkırlarında gergedan yaşamaz. Yine de tufan öncesi bu toprakları kaplayan ormanlarda gergedanların yaşamış olmaları ihtimal dahilindedir. Ancak canavarın at yemesi, onun sadece ot yiyen, bilinen bir gergedan olmadığını göstermektedir. Efsanenin bir başka anlatımında canavar, “Ejderha” olarak tanımlanmaktadır. Batı mitolojilerinde Ejderha, 7 başlı olarak tarif edilmektedir. Mitoloji hikayelerinde geçen ejderhalar ya 7 canlıdır ve onu öldürmek için her kafayı kesmek gerekir ya da hiç ölmez zira kesilen kafanın yerine yenisi anında çıkmaktadır. Ejderhalar, her kafasından ateş çıkarırlar. Bu tanımlama Atlantis’e aittir ve Mu’nun 7 başlı yılanı Naryana’ya bir atıftır. Doğu mitolojilerinde ise iki tür ejderha mevcuttur. Bir türü kötü, diğer türü iyidir. Çinliler, iyi ejderhaların yaratıcı, bereket getirici ve düzenleyici olduklarını söylerler ve onları kutsarlar. İyi ejderha, Kamil İnsanın sembolü olarak kutsanmıştır.
Oğuz’un canavarla mücadelesi, bir başka bakış açısıyla bir tahta çıkış ritüelidir. Oğuz canavarın önüne kendisini yem olarak atar. Canavarla savaşarak kargısı ile onu öldürür, kılıcıyla da başını keser. Bu savaşta Oğuz, inisiye olmuş bir kişiyi, canavar ise cehalet ve taassubu temsil etmektedir. Ejderha, gizli hazineye ulaşılması için yok edilmesi gereken bir yaratıktır. Oğuz’un canavarı yenmesi, onun ülkeyi yönetecek bir kral seviyesine yükselmesini anlatmaktadır. Nitekim bu savaş sonrası Oğuz kurultayı toplar ve kendisinin Hakan olduğunu ilan eder. Destanda, Oğuzun halkına şöyle seslendiği anlatılmaktadır; “Ben sizin Kağanınız oldum. Buyan bizim tamgamız olsun. Gökbörü uranımız olsun. Güneş bayrağımız olsun. Gök bizim çadırımız olsun.” Bu konuşmada geçen Uran kelimesi, savaş parolası anlamınadır. Gökbörü, kutsal beyaz kurttur ve Mu’ya bir atıftır. Buyan’ın ise ne olduğu anlaşılamamıştır. Buyan ile kastedilenin, Uygur ongunu olan Çift Başlı Kartal olması muhtemeldir.
Oğuzun Tüşimalı (Veziri) Uluğ Türük isminde bilge bir kişidir. Bu isim günümüz Türkçesine Ulu (Yüce) Türk olarak çevrilir. Buradan da anlaşılacağı üzere Türk ismi, tufan öncesine kadar gitmektedir. Oğuz Kağan efsanesinde Ak Sakallı Bilge Uluğ Türük, Oğuz Kağan’a bazı gizli sırlar aktarmaktadır. Oğuz Kağan’ın inisiyatik rehberi ve lalasıdır. Benzer uygulama tufan sonrası da bütün Türk hakanları için geçerli olmuştur. Oğuz tüm girişimlerini Uluğ Türük’ün öngörüleri doğrultusunda yapmakta, bütün seferlere ona danışarak çıkmaktadır. Uluğ Türük bir gece rüyasında doğudan batıya uzanan altın bir yay ve güneyden kuzeye giden üç gümüş ok görür. Uluğ Türk Oğuz’a, tüm Asya ve Avrupa topraklarının Uygur İmparatorluğunun egemenli altına gireceğini görmüştür. Ok ve Yay, Uygurların en önemli sembollerinden birisidir. Aynı sembol tufan sonrası birçok Türk boyunda ve devletinde de ongun olarak kullanılmıştır.
Oğuz Kağan’ın sol yanında “Urum” adlı bir kağan hüküm sürmektedir. Bu kağan, Oğuz Kağan’ın emrine girmemekte direnmektedir. Oğuz Kağan ordusuyla Urum’un üzerine yürümeye karar verir. Ordusuyla 40 gün yürüdükten sonra Buz Dağ adı verilen bir dağın eteklerinde karargah kurar. Ertesi gün Oğuz Kağan’ın çadırına güneş gibi bir ışık girer. O ışıktan gök tüylü, gök yeleli büyük bir erkek kurt çıkar. Gökbörü adlı Kurt Oğuz’a, “Ben de senin ordunun önünde yürümek isterim” diye seslenir. Kurdun kılavuzluğunda Oğuz ve ordusu İdil Müren denizi kıyısına varırlar. Burada çok büyük bir savaş olur. Oğuz Kağan yener ve Urum kaçar. Urum’un kardeşi Uruz’un oğlunun kağan olduğu bir kent Oğuz’a teslim olur. Bu anlatımın Ezoterik yorumu şöyle ifade edilebilir: Oğuz tufan öncesi Uygur İmparatorluğunun bir kağanıysa, Uygur’un sol yanındaki Urum ülkesinin Atlantis olması kuvvetle muhtemeldir. Atlantis, Uygur’un batısındaki İdil Müren denizinde (Atlantik Okyanusu) bulunmaktadır. Oğuz Kağan’ın karargahını Buz Dağ’ın yanına kurması, tüm Avrupa’nın o dönemde buzullarla kaplı olmasına bir atıftır. Oğuz’un çadırına giren Güneş Işığı içindeki Kurt, Mu kuvvetlerine işaret etmektedir. Kurt, Mu’nun da kutsal bir hayvanıdır. Mu’nun en yüce sembolü Güneştir. Kurt Oğuz’un çadırına Güneş ile birlikte girmiştir. Diğer bir deyişle büyük savaşta Uygurlarla birlikte Atlantis’le çatışmak üzere Mu kuvvetleri gelmiş ve ordunun öncülüğünü yapmıştır. Çıkan çatışma, Mu-Uygur ittifakının zaferi ile sonuçlanmıştır. Yenilen Atlantis kuvvetleri kendi ülkelerine çekilmiş, Avrupa’daki bir ileri Atlantis karakolu da Uygurların eline geçmiştir.  Uygur söylencelerinde kurdun hem eril, hem dişil özelliği vardır. Oğuz Kağan destanında Oğuz’a yol gösteren kurt erkektir. Ergenekon destanında da yol gösterici kurt erkekken, yeniden doğuş mitolojisindeki kurt ise dişidir. Dişi Kurtun ismi Asenadır.
Efsanenin devamında Oğuz, İdil’in suyunu nasıl geçeriz diye düşünür. Uluğ Ordu Beğ isimli birisi kestiği ulu ağaçlarla suyu geçmenin bir çaresini bulur. Bu fikri benimseyen Oğuz, bu kişinin adını “Kıpçak” olarak ilan eder ve onu fethettiği yeni topraklara bey yapar. Efsanede, İdil’in ötesindeki toprakların alınıp alınmadığı kesin değildir. Yoldayken Oğuz’un atı bembeyaz Buz Dağa doğru kaçar. Tufan öncesi tüm kuzey Avrupa buzlarla kaplıdır. Oğuz’un atının peşinden giden bir yiğit, 9 gün sonra atla beraber geri döner. Orta Asya’da kahramanın atı ilahi bir nesilden gelir. Atın adı vardır. Atla Erin kıymeti eşittir. Atı olmayan adamın kıymeti de yoktur. Oğuz atını geri getiren erin adını da “Karluk” olarak ilan eder. Yolda büyük bir  ev görürler. Bu evin duvarları altından, pencereleri gümüşten, çatısı da demirdendir. Ev kapalıdır ve anahtarı yoktur. Oğuz yetenekli bir ere, “Sen burada kal. Çatıyı açtıktan sonra bize katıl” diye buyurur. Ona da Kal-Aç ismini verir. Çürçet adı verilen bir çorak toprağa ulaşırlar. Burada Çürçet halkı ile Oğuz kuvvetleri savaşır. Oğuz, Çürçet kağanı öldürür. Cosun Bilig adındaki bir usta araba yapar. Bu modele bakarak araba sayısı çoğaltılır ve ele geçirilen tüm ganimet bu arabalara yüklenir. Bundan sonra Oğuz ve kuvvetleri Sindu, Tangut ve Şağam yönlerine yürür. Oğuz tüm direnenleri yener ve kendi yurduna katar. Güney’de Barkan denilen ve halkının yüzü kapkara olan bir bölgede Masar kağanı ile savaşan Oğuz onu da yener. Bu savaşların tamamında Uygur İmparatorluğunun yayılışı anlatılmaktadır.
Oğuz Kağan destanında 5 kişiye yeni isim verilmektedir. Bu anlatım 5 dereceli bir tekrisi ifade etmektedir. Oğuz Kağan sadece imparator değil, aynı zamanda büyük bir mürşit, bir Büyük Üstat olarak görünmektedir. Hakikat yolunda ilerlemek isteyen mürşidine tabi olmak zorundadır. Müritten istenen ilk vasıf, mutlak itaattir. Oğuznamede ilk defa isim verilmiş şahıs, Urum Hanın yeğenidir. Çünkü kendisi Oğuz Hana itaat etmiş ve Urum Hanın yenilmesini sağlamıştır. Ad vermek, sırları emanet etmekle değerdedir. İtaat etmeyene sır tevdi edilmez. Birinci derece mutlak itaat derecesidir. İkinci ad verilen kişi İtil nehrini geçmek için salları inşa eden Uluğ Ordu Beg’dir. Oğuz, marifet sahibi olduğunu ispat eden bu beye “Kıpçak” adını vermiştir. Kıpçak, ikinci dereceye yükselmenin sembolüdür. İkinci derece, yetenek ve beceri derecesidir. İtaati ve marifeti nefsinde toplayan, cesur ve ilim sahibi olanın daha güç ve daha yüksek mertebeye vasıl olabilmesi için kaybolan hakikati arayıp bulması gerekir. Bu arayış yalnız başına gerçekleştirilir. Hakikati arayan yüksek dağlara çıkacak, orada ihtiyarlamış han gibi bu dünya varlığında ölecek, ölümden ürkmeyecek, bu tecrübeden kaçmayacaktır. İnsanın 9 ayda doğması gibi cesur, marifet sahibi ve alim insan da 9 günde yeni bir aleme doğacak, atı yani hakikati bulup getirecektir. Bu alemin rengi beyazdır çünkü kutsal bir alemdir. Bu sebeple dağdan inenin üstü aktır. Üçüncü derecenin sembolü de beyazdır. Beylere başkanlık edecek, hakikati bulan, insanlara rehberlik edebilecek hale gelen şahsın adı “Karluk”tur. Hakikatin sırrına eren kişi bu hakikati ancak ehillerine ifşa edebilir. Hakikate sahip olan zamanla sınırlı değildir. Gençlik sırrına vakıftır. Maddeye de tahakküm eder. Üçüncü derece kuvvet ve hakikat derecesidir. Simya ilminde insanın kurşun olduğu, kusurlu olduğu, hakikate varmak için gayret sarf edip tekamül etmek zorunda olduğu ve ancak bu suretle gümüş ya da altın olabileceği öğretilir. Gümüş Aya, altın da Güneşe tekabül eder. Etrafına hakikatin nurunu saçan Oğuz Kağan Altın’dır. Oğuz, Tömürdü Kağul’a, anahtarı kaybolmuş eve girme vazifesi vermiştir. Ancak kendisine, daha altın ve gümüşü getirmeden “Kalaç” ismini vermiştir. Mühim olan altın veya gümüşün getirilmesi değil, sırrın gizli olduğu yere girebilmektir. Bunun için önce kaybolmuş anahtarı bulmak gerekir. Anahtarı bulan, kapısı kilitli mabede giren mutlaka kurşunun nasıl gümüş veya altın yapılacağını da öğrenecektir. Kutsal aleme yükselenlerin, diğer insanları kurtarmak için dünya ile irtibatlarını koparmaları gerekir. Kalaç, 4. derecenin sahibidir. 4. Derece Kaybolan Anahtar, Kaybolan Sırlar derecesidir. 5. ve son isim verme olayı, kangının imaliyle, yani tekerleğin yapılmasıyla ilgilidir. Daire, başı ve sonu olmayan nihai hakikati remzeder. Ne başlangıç, ne son vardır. Her şey bittiği yerde başlar. Başladığı yerde biter. Yılanın başı ile kuyruğu aynı noktada birleşir. Tekerlek dönerken, dış yüzeyi en çok hareket eden kısımdır. Merkeze doğru gittikçe hareket azalır. Dairenin merkezi, hareketsizliğin de ta kendisidir. Bunu bilen Ermiş, yüce bir tevazu ile susmalıdır. Derecenin sembolü tekerlektir. 5. Derece, ustalık ve kemale erme derecesidir. Tüm bu anlatılanlar, Uygur İmparatorluğunda 5 dereceli bir Ezoterik inisiasyon yönteminin uygulandığını göstermektedir.
Oğuz Kağan Destanı, Oğuz’un görevini oğullarına devretmesi ile son bulur. Oğuzun veziri Uluğ Türük bir gün bir rüya görür. Rüyasında Oğuzun oğullarını avlanırken görmüştür. Bunun üzerine Oğuz oğullarını, avlanmaları için gönderir. Avlanmak için doğuya yönelen Güneş, Ay ve Yıldız yolda bir altın yay bulur ve bunu Oğuz’a getirir. Altın Yay, gökkuşağını anlatmaktadır ve göklerin sembolüdür. Batıya giden Gök, Dağ ve Deniz ise yolda üç gümüş ok bulur ve bunları babalarına getirir. Gümüş oklar, güneş ışığının sembolüdür. Bu anlatım, Uygur İmparatorluğunun doğudan batıya tüm kıtayı kapsadığını anlatmaktadır. Oğuz oğullarına, bulunan okları fırlatmalarını söyler. Her üç ok da kuzeye doğru fırlatılır. Hedefleri Kutup yıldızıdır. Kutup yıldızı Türklere göre Tanrıların mekanına açılan kapıdır ve okların buraya gönderilmesi, kutsallığın, Tanrı ile birlikte olma arayışının sembolüdür. Oğuz Kağan, yönetici olmasının yanı sıra Kutsal Şamandır. Şamanların başıdır. Tıpkı Mu imparatorluğunda olduğu gibi, Uygurlarda da imparator aynı zamanda başrahip konumundadır. Kutsal alem ile dünya arasındaki ilişkiyi Kutsal Şaman kurar. Kutsal alemin kapısı kutup yıldızıdır. Kutup yıldızı kuzeydedir. Bu nedenle Oğuz Kağanın yönettiği topraklar kutsal alem ile irtibatlıdır. Okların kuzeye doğru atılması, bu kutsallığın ifadesidir. Kuzeye doğru gönderilen bu oklar ile insanlık aydınlanacak, cehalet yok olacaktır. Tufan sonrası Türklerin, dileklerinin Tanrıya ulaşması amacıyla göğe ok atmaları bilinen bir gelenektir.
Bu törenden sonra Oğuz son kez kurultayını toplar. Kurultay çadırının önüne iki sütun diktirir. Kurultayın önüne dikilen 40 kulaçlık iki sütun, bu direklerden birisinin altında ak koyun, diğerinde altına kara koyunun bağlanması, direklerin birinin üzerinde altın bir çift başlı kartal, diğerinin üzerinde gümüş bir çift başlı kartal yer alması hep ezoterik anlatımlardır. Sağ yanına Bozoklar, sol yanına Üçoklar oturur. Oğuz Kağan, “Ben artık Gök Tanrıya olan borcumu ödedim. Ata yurdumu sizlere bırakıyorum” diye konuşur. Bir şimşek parlar ve Oğuz Kağan’ın tam üstüne bir yıldırım düşer. Oğullarının kolları arasında ölen Oğuz Kağan böylece gerçek ölümsüzlüğe kavuşur. Efsanenin son bölümünde Oğuz’un oğullarına verdiği görevler anlatılmakta ve Gök Tanrı inancı hakkında bilgi verilmektedir. Dikilen direkler yer ile gök arasındaki merdivenler, üzerlerindeki kuşlar da yeryüzü ile gökyüzü arasındaki iletişimi sağlayan çift başlı kartallardır. Bir Nurla doğan Oğuz, yine bir Nurla hayata veda etmiştir. Destanın en sonunda yer alan, “Oğuz gerçek ölümsüzlüğe kavuştu” ifadesi, Uygurların ruhun ölmezliği inancına yapılan bir göndermedir.