Oğuz Kağan Destanının Ezoterik Yorumu
Bugünkü konumuz, Türklerin en ünlü destanı olan Oğuz Kağan Destanı'nın Ezoterik yorumu üzerinedir.
Bu destandan da anlaşılmaktadır ki, Oğuz Kağan günümüzden 70 bin yıl önce yaşamış, Tufan öncesi Uygur İmparatorluğu'nun kurucu atasıdır. Oğuz Kağan kendisini Uygurların Hanı olarak tanıtmaktadır. Bilinen tarihin hiçbir döneminde bu isimli bir Uygur Kağanı yaşamamıştır. Ancak söz konusu olan Tufan öncesinin Uygur İmparatorluğu'dur.
Lafı fazla uzatmadan Destanı inceleyelim:
Destan inisiyatik bir topluma hitap
etmektedir ve tamamı ezoterik bir anlam taşımaktadır. İnisiyatik toplumlarda genellikle semboller bir açık bir de inisiyelere hitap eden kapalı
anlamlar içerir. Ortak bilinç, sembollere benzer vasıflar yüklenmesinin nedenidir. Simgeler insanın
sürekli olarak kutsal olan ile dayanışma içinde olmasını sağlar. Destanda kişinin yücelmesine
yardımcı olan yollar anlatılmaktadır. Oğuzun babası yoktur. Anası aydır. Yüzünde, dört temel elemente atfen 4 renk vardır. Yüzü bir kareyi andırır. Kare, Mu’nun “M” harfinin sembolüdür. Oğuz tamamen dengeli
bir insandır. Oğuz 40 gün içinde büyümüştür. 40 günde büyümesi, kemale
erdiğinin işaretidir. 40 sayısı Ezoterizmin Kamil İnsanı ifade etme sayısıdır. Eserdeki Ezoterik anlatımları
ve açılımlarını daha ayrıntılı irdeleyelim; Oğuz Kağan’ın annesi Ay Kağandır.
Ay Kağan bir bakireyken Oğuza
hamile kalmış ve oğlunu dünyaya getirmiştir. Ay Kağan,
Uygur İmparatoriçelerinin unvanıdır. Oğuzun babası Gök Tengri
ya da Güneş Kağandır. Oğuz, Tanrının Oğulu’dur. Mu İmparatorlarının ve Uygur İmparatorlarının unvanı “Tanrının Oğlu”dur.
Oğuz kendisini bir Uygur Kağanı olarak tanıtmaktadır. Oğuz
Kağan’ın hükmettiği topraklar çok büyük ormanlıklarla kaplıdır. Bu tanımlama,
tufan öncesi Uygur İmparatorluğu ile bire bir örtüşmektedir. Oğuz’un hükmündeki
topraklar olan Orta Asya düzlükleri tufandan sonra ya bozkırlaşmış ya da
çölleşmiş topraklardır. Ancak buraların tufan öncesinde ormanlarla kaplı olduğu
bilinmektedir. Oğuz Kağan destanında
Oğuzun doğumu, “Gök mavisiydi sanki benzi bu oğlancığın” şeklinde
anlatılmaktadır. Ten renginin gök mavisi olması,
doğan çocuğun kutsallığına bir göndermedir. Oğuz, Tanrının
yeryüzündeki temsilcisi ve oğlu olarak kutsal bir kişiliğe sahiptir. Eski Türkler iyi insanların
yüzlerinin “Ak”, kötülerin yüzlerinin ise “Kara” olduğunu söylemektedirler.
Oğuz’un yüzü ise Mavi-Beyaz, yani Tanrısaldır.
Ağzının rengi ise ateş kırmızısı olarak betimlenmiştir. Kırmızı,
Türkler için “arınmanın” ve ateşin sembolüdür. Ateşin, Tanrı Ülgen tarafından insanlığa
bahşedildiğine inanılır. Bu nedenle ateşle oynamak, ateşi suyla söndürmek,
ateşe tükürmek büyük saygısızlık kabul edilmiş ve kesin bir biçimde
yasaklanmıştır.
Oğuz Kağan annesinden süt emmeden önce ona şöyle
seslenmektedir; “Ey benim
güzel anam, öğüdümü alırsan, Gök Tanrıya
tapınıp, eğer Hakkı tanırsan, o zaman memen alır, ak sütünü emerim.
Bana layık olursan, adına “ana” derim.” Bu ifadede Gök Tanrının “Hak” olarak tarif edilmesi, Gök Tanrı dininin bir Tek Tanrı dini olduğunun açık göstergesidir. Bu tanımlama muhtemelen efsaneye, İslamiyetin
kabulünden sonra yerleştirilmiştir. Oğuz’un çocukluğu mucizeler içinde
geçer. Annesinin memesinden bir kez emer, bir
daha süt emmez.
Daha sonra şarap ister. 40 gün içinde yürür ve öküz ayaklı, kurt belli, ayı göğüslü bir insan
haline gelir. Hızla evlenecek çağa gelir. Oğuz, dini bütün bir insandır.
Sürekli Tanrıya dua etmektedir. Yine bir gün Tanrıya yakarırken gökten mavi bir nur iner. Bu ışık güneşten ve aydan daha parlak, göz kamaştıran bir
ışıktır. Işığın içinde bir kız bulunmaktadır. Kızın alnının ortasında kutup
yıldızı şeklinde parlayan bir ben vardır. Bu tarif, Doğulu Ezoterik ekollerin
Üçüncü Göz tanımlamasıyla bire bir örtüşmektedir. Bu kız evrenin sembolüdür. Oğuz, bu kızla birleşir. Bu kız Yaratıcı Tanrının dişil formu olan Umay’dır. Bu birleşme, insan- evren ayniyetinin ifadesidir. Oğuz’un Umay’dan
üç oğlu olur. Bunların
ilkinin ismi Güneş,
ikincisinin ismi Ay ve üçüncüsünün ismi Yıldız’dır. Her üçü de Ateş unsurunu
barındırır. Bu üç sembol de Mu’nun ve Uygurların
en kutsal sembolleridir. Üçü birlikte gökten yere inmenin sembolü olan, ucu
aşağı dönük bir eşkenar üçgen oluşturur.
Bir başka gün Oğuz Kağan ava gittiğinde, bir gölün ortasındaki
kayın ağacının içinde bir başka güzel kız görür.
Bu kız da Dünya Ananın sembolü olan Kubay’dır.
Kayın ağacı, Uygurların kutsal Hayat Ağacı ve Kubay Ananın sembolüdür. Oğuz Kubay’ı da kendisine karı olarak alır ve ondan da üç oğlu olur. Bu birleşme,
insan-dünya özdeşliğinin ifadesidir. Çocukların ismi, bu özdeşliği ifade
etmektedir; Gök, Dağ ve Deniz. Üçü birlikte, insanın Tanrıya geri döneceğinin sembolü olan ucu yukarı dönük bir
eşkenar üçgen oluşturur. Hava, Toprak ve
Suyu temsil ederler. Böylece 4 sembol tamamlanmış olur.
Destanda Oğuz Kağan’ın ilk eşi olan Umay’ın parlaklığını
betimlemek için Kutup Yıldızı tanımlaması kullanılmıştır. Şamanizm’de kutsal
aleme, kutup yıldızı üzerinden geçilmektedir. İnsanın aydınlanması kutsal alemden gelen ışık ile mümkündür.
Oğuzun ikinci eşi olan Kubay’ın ağaç içinden çıkması, insanın doğa ile uyum içinde
yaşamasının zorunluluğuna işarettir. Ağaç göklere yükselen, kutsal aleme giden yolu çizmektedir. Bir ağacın kökleri toprakta,
dalları gökyüzündedir. Kubay’ın
içinden çıktığı Kayın ağacı, Uygurlarda en kutsal ağaç olarak
kabul edilmiştir. Kayın, Tanrının emrini insanlara aktaran bir aracıdır. Aileye
kutsallık atfeden Türklerde, evlenilen kişinin
annesi ve babası
Kayın-Ata ve Kayın-Ana olarak isimlendirilmektedir. Oğuz
her iki eşini görünce de yüreğine bir ateş düşmüştür. Ateş kutsaldır. Ateşin
tezahürü olan alev, kutsal mekana
yükselmeyi işaret eder. Oğuz Kağan destanında bu semboller ok
ve yaydır. Oğuzun gökten inen gök kızı ve ağaçtan çıkan yer kızıyla evliliği,
yer ile göğün bir bütün olarak algılandıklarının işaretidir. Türklerin en eski
atasözlerinden birisi, “Yer ile Gök
evlidir. Hiçbir şey gizli kalmaz” şeklindedir. Türkler evrenin gök ile yerin
birleşmesinden oluştuğuna inanırlar. Oğuz Kağan destanında anlatılanlar aslında
Uygurların evrenin yaradılışı anlayışına gönderme yapmaktadır. Oğuz Kağanın
göksel eşinden doğan Gün, Ay ve
Yıldız evrenin yaratılışını, yersel eşinden
doğan Gök, Dağ ve Deniz
ise dünyanın yaratılışını sembolik bir dille
anlatmaktadır.
Oğuz’un yaşadığı toprakları kaplayan ormanda “gergedan” olarak tanımlanan bir canavar
yaşamaktadır. Gergedan Türkler için çok değerli olan atları yemektedir. Orta
Asya bozkırlarında gergedan yaşamaz. Yine de
tufan öncesi bu toprakları kaplayan ormanlarda gergedanların yaşamış olmaları
ihtimal dahilindedir. Ancak canavarın at yemesi, onun sadece ot yiyen, bilinen
bir gergedan olmadığını göstermektedir. Efsanenin bir başka anlatımında
canavar, “Ejderha” olarak tanımlanmaktadır. Batı mitolojilerinde Ejderha,
7 başlı olarak
tarif edilmektedir. Mitoloji hikayelerinde geçen ejderhalar ya 7 canlıdır
ve onu öldürmek için her
kafayı kesmek gerekir ya da hiç ölmez zira kesilen kafanın yerine yenisi anında
çıkmaktadır. Ejderhalar, her kafasından ateş çıkarırlar. Bu tanımlama
Atlantis’e aittir ve Mu’nun 7 başlı yılanı Naryana’ya bir atıftır. Doğu
mitolojilerinde ise iki tür ejderha mevcuttur. Bir türü kötü, diğer türü
iyidir. Çinliler, iyi ejderhaların yaratıcı, bereket getirici ve düzenleyici
olduklarını söylerler ve onları kutsarlar. İyi ejderha, Kamil İnsanın sembolü olarak kutsanmıştır.
Oğuz’un canavarla mücadelesi, bir başka bakış açısıyla bir tahta
çıkış ritüelidir. Oğuz canavarın önüne kendisini yem olarak atar. Canavarla savaşarak kargısı ile onu
öldürür, kılıcıyla da başını keser. Bu
savaşta Oğuz, inisiye olmuş bir kişiyi, canavar ise cehalet ve taassubu temsil
etmektedir. Ejderha, gizli hazineye ulaşılması için yok edilmesi gereken bir
yaratıktır. Oğuz’un canavarı yenmesi, onun ülkeyi yönetecek bir kral seviyesine
yükselmesini anlatmaktadır. Nitekim bu savaş sonrası Oğuz kurultayı toplar ve
kendisinin Hakan olduğunu ilan eder. Destanda,
Oğuzun halkına şöyle seslendiği anlatılmaktadır; “Ben sizin Kağanınız oldum.
Buyan bizim tamgamız olsun. Gökbörü
uranımız olsun. Güneş
bayrağımız olsun. Gök bizim çadırımız olsun.” Bu konuşmada geçen Uran kelimesi, savaş parolası
anlamınadır. Gökbörü, kutsal beyaz kurttur ve Mu’ya bir atıftır. Buyan’ın ise
ne olduğu anlaşılamamıştır. Buyan ile kastedilenin, Uygur ongunu olan Çift
Başlı Kartal olması muhtemeldir.
Oğuzun Tüşimalı (Veziri) Uluğ
Türük isminde bilge bir kişidir. Bu isim günümüz Türkçesine Ulu (Yüce) Türk
olarak çevrilir. Buradan da anlaşılacağı üzere Türk ismi, tufan öncesine kadar
gitmektedir. Oğuz Kağan efsanesinde Ak Sakallı Bilge Uluğ Türük,
Oğuz Kağan’a bazı gizli sırlar
aktarmaktadır. Oğuz Kağan’ın inisiyatik rehberi ve lalasıdır.
Benzer uygulama tufan sonrası da bütün Türk hakanları için geçerli olmuştur. Oğuz tüm girişimlerini Uluğ Türük’ün öngörüleri doğrultusunda yapmakta, bütün seferlere ona danışarak
çıkmaktadır. Uluğ Türük bir gece rüyasında doğudan batıya uzanan altın bir yay
ve güneyden kuzeye giden üç gümüş ok görür.
Uluğ Türk Oğuz’a, tüm Asya ve Avrupa
topraklarının Uygur İmparatorluğunun egemenli altına gireceğini
görmüştür. Ok ve Yay, Uygurların en
önemli sembollerinden birisidir. Aynı sembol
tufan sonrası birçok Türk boyunda ve devletinde de ongun olarak kullanılmıştır.
Oğuz Kağan’ın sol yanında “Urum” adlı bir kağan hüküm
sürmektedir. Bu kağan, Oğuz Kağan’ın emrine girmemekte direnmektedir. Oğuz
Kağan ordusuyla Urum’un üzerine yürümeye karar verir. Ordusuyla 40 gün yürüdükten sonra Buz Dağ adı verilen bir
dağın eteklerinde karargah kurar. Ertesi
gün Oğuz Kağan’ın çadırına güneş gibi bir ışık girer. O ışıktan gök tüylü, gök yeleli büyük bir erkek kurt çıkar. Gökbörü adlı Kurt Oğuz’a, “Ben de
senin ordunun önünde yürümek isterim” diye seslenir.
Kurdun kılavuzluğunda Oğuz ve ordusu İdil Müren denizi kıyısına
varırlar. Burada çok büyük bir savaş olur. Oğuz Kağan yener ve Urum kaçar. Urum’un kardeşi Uruz’un
oğlunun kağan olduğu bir kent Oğuz’a teslim olur. Bu anlatımın
Ezoterik yorumu şöyle ifade
edilebilir: Oğuz tufan öncesi Uygur İmparatorluğunun bir kağanıysa, Uygur’un
sol yanındaki Urum ülkesinin Atlantis olması kuvvetle
muhtemeldir. Atlantis, Uygur’un
batısındaki İdil Müren
denizinde (Atlantik Okyanusu) bulunmaktadır. Oğuz Kağan’ın karargahını Buz Dağ’ın yanına
kurması, tüm Avrupa’nın o dönemde buzullarla kaplı olmasına bir atıftır.
Oğuz’un çadırına giren Güneş Işığı içindeki Kurt, Mu kuvvetlerine işaret etmektedir.
Kurt, Mu’nun da kutsal bir hayvanıdır. Mu’nun en yüce sembolü Güneştir. Kurt Oğuz’un çadırına
Güneş ile birlikte girmiştir.
Diğer bir deyişle büyük savaşta Uygurlarla birlikte Atlantis’le çatışmak üzere
Mu kuvvetleri gelmiş ve ordunun öncülüğünü yapmıştır. Çıkan çatışma, Mu-Uygur
ittifakının zaferi ile sonuçlanmıştır. Yenilen
Atlantis kuvvetleri kendi ülkelerine çekilmiş, Avrupa’daki bir ileri
Atlantis karakolu da Uygurların eline geçmiştir. Uygur söylencelerinde kurdun hem eril, hem
dişil özelliği vardır. Oğuz Kağan destanında Oğuz’a yol gösteren kurt erkektir.
Ergenekon destanında da yol gösterici kurt erkekken, yeniden doğuş mitolojisindeki kurt ise dişidir. Dişi Kurtun ismi
Asenadır.
Efsanenin devamında Oğuz, İdil’in suyunu nasıl geçeriz diye
düşünür. Uluğ Ordu Beğ isimli birisi kestiği ulu ağaçlarla suyu geçmenin bir çaresini bulur. Bu fikri benimseyen Oğuz, bu
kişinin adını “Kıpçak” olarak ilan eder ve onu fethettiği yeni topraklara bey yapar. Efsanede, İdil’in ötesindeki
toprakların alınıp alınmadığı kesin değildir. Yoldayken
Oğuz’un atı bembeyaz Buz Dağa doğru kaçar.
Tufan öncesi tüm kuzey Avrupa buzlarla
kaplıdır. Oğuz’un atının peşinden giden bir yiğit, 9 gün sonra atla beraber
geri döner. Orta Asya’da kahramanın
atı ilahi bir nesilden gelir. Atın
adı vardır. Atla Erin kıymeti eşittir. Atı olmayan adamın kıymeti de yoktur. Oğuz
atını geri getiren erin adını da “Karluk” olarak ilan eder. Yolda büyük
bir ev görürler. Bu evin duvarları
altından, pencereleri gümüşten, çatısı da demirdendir. Ev kapalıdır ve anahtarı
yoktur. Oğuz yetenekli bir ere, “Sen burada
kal. Çatıyı açtıktan
sonra bize katıl”
diye buyurur. Ona da Kal-Aç ismini verir. Çürçet adı verilen bir çorak toprağa ulaşırlar. Burada
Çürçet halkı ile Oğuz kuvvetleri savaşır. Oğuz,
Çürçet kağanı öldürür. Cosun Bilig adındaki bir usta araba yapar. Bu modele bakarak araba sayısı
çoğaltılır ve ele geçirilen tüm ganimet bu arabalara yüklenir. Bundan sonra
Oğuz ve kuvvetleri Sindu, Tangut ve
Şağam yönlerine yürür. Oğuz tüm
direnenleri yener ve kendi yurduna katar. Güney’de
Barkan denilen ve halkının yüzü kapkara
olan bir bölgede
Masar kağanı ile savaşan Oğuz onu da yener. Bu savaşların tamamında Uygur İmparatorluğunun yayılışı anlatılmaktadır.
Oğuz Kağan destanında 5 kişiye yeni isim verilmektedir. Bu
anlatım 5 dereceli bir tekrisi ifade etmektedir. Oğuz Kağan sadece imparator
değil, aynı zamanda büyük bir mürşit, bir Büyük Üstat olarak görünmektedir. Hakikat
yolunda ilerlemek isteyen
mürşidine tabi olmak zorundadır. Müritten
istenen ilk vasıf, mutlak itaattir. Oğuznamede ilk
defa isim verilmiş şahıs, Urum Hanın yeğenidir. Çünkü kendisi Oğuz Hana itaat etmiş ve Urum Hanın yenilmesini sağlamıştır. Ad vermek,
sırları emanet etmekle
eş değerdedir. İtaat etmeyene
sır tevdi edilmez. Birinci derece mutlak itaat derecesidir. İkinci ad verilen
kişi İtil nehrini geçmek için salları inşa eden Uluğ Ordu Beg’dir. Oğuz,
marifet sahibi olduğunu ispat eden bu beye “Kıpçak” adını vermiştir. Kıpçak,
ikinci dereceye yükselmenin sembolüdür. İkinci derece,
yetenek ve beceri
derecesidir. İtaati ve marifeti
nefsinde toplayan, cesur
ve ilim sahibi olanın daha güç ve daha yüksek
mertebeye vasıl olabilmesi için kaybolan hakikati arayıp
bulması gerekir. Bu arayış yalnız
başına gerçekleştirilir. Hakikati
arayan yüksek dağlara çıkacak,
orada ihtiyarlamış han gibi bu dünya varlığında ölecek, ölümden ürkmeyecek, bu tecrübeden kaçmayacaktır. İnsanın 9 ayda
doğması gibi cesur, marifet sahibi ve alim insan da 9 günde yeni bir aleme
doğacak, atı yani hakikati bulup getirecektir. Bu alemin rengi beyazdır çünkü
kutsal bir alemdir. Bu sebeple dağdan inenin üstü aktır. Üçüncü derecenin sembolü de beyazdır. Beylere başkanlık
edecek, hakikati bulan, insanlara rehberlik edebilecek hale gelen şahsın adı
“Karluk”tur. Hakikatin sırrına eren kişi bu hakikati ancak ehillerine ifşa
edebilir. Hakikate sahip olan zamanla sınırlı değildir. Gençlik sırrına
vakıftır. Maddeye de tahakküm eder. Üçüncü
derece kuvvet ve hakikat derecesidir. Simya ilminde insanın kurşun olduğu,
kusurlu olduğu, hakikate varmak için gayret sarf edip tekamül etmek zorunda
olduğu ve ancak bu suretle gümüş ya da altın olabileceği öğretilir. Gümüş Aya, altın da Güneşe tekabül eder. Etrafına hakikatin nurunu saçan Oğuz
Kağan Altın’dır. Oğuz, Tömürdü
Kağul’a, anahtarı kaybolmuş eve girme vazifesi vermiştir. Ancak kendisine, daha
altın ve gümüşü getirmeden “Kalaç” ismini vermiştir. Mühim olan altın veya
gümüşün getirilmesi değil, sırrın
gizli olduğu yere girebilmektir. Bunun için önce kaybolmuş anahtarı bulmak
gerekir. Anahtarı bulan, kapısı kilitli mabede
giren mutlaka kurşunun
nasıl gümüş veya altın yapılacağını da öğrenecektir. Kutsal
aleme yükselenlerin, diğer insanları kurtarmak için dünya ile
irtibatlarını koparmaları gerekir. Kalaç, 4. derecenin sahibidir. 4. Derece Kaybolan Anahtar, Kaybolan Sırlar
derecesidir. 5. ve son isim verme olayı, kangının imaliyle, yani tekerleğin
yapılmasıyla ilgilidir. Daire, başı ve sonu olmayan nihai hakikati remzeder. Ne
başlangıç, ne son vardır. Her şey bittiği yerde başlar. Başladığı yerde biter. Yılanın başı ile kuyruğu aynı
noktada birleşir. Tekerlek dönerken, dış yüzeyi en çok hareket eden kısımdır.
Merkeze doğru gittikçe hareket azalır. Dairenin merkezi,
hareketsizliğin de ta kendisidir. Bunu bilen Ermiş, yüce bir tevazu ile susmalıdır. Derecenin sembolü
tekerlektir. 5. Derece, ustalık ve kemale erme derecesidir. Tüm bu
anlatılanlar, Uygur İmparatorluğunda 5 dereceli bir Ezoterik inisiasyon
yönteminin uygulandığını göstermektedir.
Oğuz Kağan Destanı, Oğuz’un görevini oğullarına devretmesi ile
son bulur. Oğuzun veziri Uluğ Türük
bir gün bir rüya görür. Rüyasında
Oğuzun oğullarını avlanırken görmüştür. Bunun üzerine Oğuz oğullarını,
avlanmaları için gönderir.
Avlanmak için doğuya yönelen
Güneş, Ay ve Yıldız
yolda bir altın yay bulur ve bunu Oğuz’a getirir. Altın Yay, gökkuşağını anlatmaktadır ve göklerin
sembolüdür. Batıya giden Gök, Dağ ve Deniz ise yolda üç gümüş ok bulur ve bunları
babalarına getirir. Gümüş oklar, güneş ışığının sembolüdür. Bu anlatım, Uygur
İmparatorluğunun doğudan batıya tüm kıtayı kapsadığını anlatmaktadır. Oğuz
oğullarına, bulunan okları fırlatmalarını söyler.
Her üç ok da kuzeye doğru fırlatılır. Hedefleri Kutup yıldızıdır. Kutup
yıldızı Türklere göre Tanrıların mekanına açılan kapıdır
ve okların buraya
gönderilmesi, kutsallığın, Tanrı ile birlikte
olma arayışının sembolüdür. Oğuz Kağan, yönetici olmasının yanı sıra Kutsal Şamandır. Şamanların başıdır. Tıpkı Mu
imparatorluğunda olduğu gibi, Uygurlarda da imparator aynı zamanda başrahip
konumundadır. Kutsal alem ile dünya arasındaki ilişkiyi Kutsal Şaman kurar. Kutsal alemin kapısı kutup
yıldızıdır. Kutup yıldızı kuzeydedir. Bu nedenle Oğuz Kağanın yönettiği
topraklar kutsal alem ile irtibatlıdır. Okların kuzeye doğru atılması, bu
kutsallığın ifadesidir. Kuzeye doğru gönderilen bu oklar ile insanlık
aydınlanacak, cehalet yok olacaktır. Tufan sonrası Türklerin, dileklerinin Tanrıya ulaşması amacıyla göğe ok atmaları
bilinen bir gelenektir.
Bu törenden sonra
Oğuz son kez kurultayını toplar.
Kurultay çadırının önüne
iki sütun diktirir. Kurultayın önüne dikilen 40 kulaçlık iki sütun, bu direklerden
birisinin altında ak koyun, diğerinde altına kara koyunun bağlanması,
direklerin birinin üzerinde altın bir çift başlı kartal, diğerinin üzerinde
gümüş bir çift başlı kartal yer alması hep ezoterik anlatımlardır. Sağ yanına
Bozoklar, sol yanına Üçoklar oturur. Oğuz Kağan, “Ben artık Gök Tanrıya olan borcumu ödedim. Ata yurdumu
sizlere bırakıyorum” diye konuşur. Bir şimşek parlar ve Oğuz Kağan’ın tam üstüne bir yıldırım düşer. Oğullarının kolları arasında ölen Oğuz Kağan böylece gerçek ölümsüzlüğe kavuşur. Efsanenin son
bölümünde Oğuz’un oğullarına verdiği görevler anlatılmakta ve Gök Tanrı inancı hakkında bilgi verilmektedir. Dikilen
direkler yer ile gök arasındaki merdivenler, üzerlerindeki kuşlar da yeryüzü
ile gökyüzü arasındaki iletişimi sağlayan çift başlı kartallardır. Bir Nurla
doğan Oğuz, yine bir Nurla hayata veda etmiştir. Destanın en sonunda yer alan,
“Oğuz gerçek ölümsüzlüğe kavuştu” ifadesi, Uygurların ruhun ölmezliği inancına
yapılan bir göndermedir.