Saturday, December 15, 2018


Sümer Uygarlığında Mu İzleri

Sümerler batı dünyası tarafından, medeniyeti ilk kuran halk olarak tanınmaktadır. Yazı orada bulunmuş, ilk şehirler orada kurulmuş, tarım, hayvancılık ilk kez Sümer’de başlamış, tekerlek Sümer’de bulunmuştur. Kısaca Sümer, bugünkü medeniyetimizin başlangıç noktasıdır. Ancak bu iddiayı Sümerlilerin kendisi dahi kabul etmemektedir. Kendilerinden önce var olmuş binlerce yıllık krallardan, krallıklardan ve uygarlıklardan bahsetmektedirler. İlk kez Sümerlerin yaptığı söylenen her şeyin çok daha eski birer geçmişi bulunmaktadır. Sümerler bir yerlerden gelerek Mezopotamya’ya yerleşmiş ve eski bilgilerine dayanarak uygarlıklarını başlatmışlardır. Ancak nereden gelmişlerdir ve sahip oldukları bu eski bilgileri nasıl elde etmişlerdir?

150 yıl önce Sümerler hakkında hiçbir şey bilinmiyordu. Sümer halkının varlığı dahi unutulmuştu. Sümer uygarlığına ait yadsınamaz veriler ortaya çıkmaya bağladığı andan itibaren batı dünyası, bu erken dönem uygarlığı Hint-Avrupalı uygarlık gurubuna dahil edebilmek için çok çaba harcadı. Ancak Sümer uygarlığı direndi ve kendisinin bambaşka bir orijini olduğunu tüm dünyaya haykırdı. Sümer halkı, tufan öncesi Uygur İmparatorluğunun halklarından birisiydi. Mezopotamya’da ilk arkeolojik kazı çalışmaları 1850’lerde başlandı. Yapılan kazılar sonucu bölgede 25’i büyük, 35 şehrin kalıntılarına rastlandı. MÖ 3300’lerde en az 12 şehir devletinin bulunduğu saptandı. Sümerce çivi yazılı ilk tablet 1889’da bulundu. Çivi yazısını 1870 yılında ilk okuyan kişi ise, ünlü ABD’li Sümerolog Samuel Noah Kramer oldu. Tabletlerden Sümer uygarlığının çok eskilere dayandığı anlaşılmıştır. Kimi uzmanlar başlangıç noktasını 5-6 binli yıllar olarak verse de, bazı tabletler çok daha eski bir geçmişten bahsetmektedir.

Peki Sümerliler nereden gelmiştir? Gerçekten kadim Uygur İmparatorluğu ile bağlantıları olduğunu gösteren bulgular mevcut mudur?  Norveçli tarihçi Thor Heyerdahl, Sümer uygarlığını kuran halkın “Dilmun” denilen esrarengiz bir yerden yola çıkıp deniz yoluyla Mezopotamya’ya ulaştığını, İran körfezi üzerinden gelmiş olduklarını kendilerinin anlattığını belirtmektedir.  Alman Sümerolog Verner Stein’a göre, Sümer dili ile Altay-Türk dilleri arasındaki benzerlik, yazıda kullanılan ideogramların aynılığı, tapınaklarının mimari şekli ve inanç benzerlikleri, Sümerlerin Orta Asya kökenli olduklarını göstermektedir.

Sümerlerin Mezopotamya’ya Orta Asya’dan göç ettikleri hemen hemen kesin gibidir. Ünlü Amerikalı Arkeolog ve Sümerolog Samuel Noah Kramer de bu düşünceye katılmaktadır. Kramer, Sümer Mitolojisi adlı eserinde, “Sümerler MÖ 4 bin ya da daha eski bir tarihte Mezopotamya’ya gelmiş, Sami ya da Hint- Avrupa kökenli olmayan bir halktır.  Sümerce ne Sami, ne de Hint-Avrupa kökenli bir dildir. Türkçe, Macarca ve Fince’nin örnek oluşturduğu bitişimli diller ailesine aittir” demektedir.  Bu dil grubunun adı Ural-Altay Dil Grubudur.  Dil bilimci Lansberger, Lenomart, Oppert de Sümer dilinin bir Orta Asya dili olduğunu açıklamışlardır. Sümerlerin kökeninin Türkler olduğu tezini savunanların başında Kramer gelmektedir. Kramer’e göre Sümerliler ile eski bir Türkmen şehri olan Aratta arasında sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Aratta’da kullanılan dil Sümerce ile hemen hemen aynıdır. Dünyaca tanınan Türk Sümeroloğu Muazzez İlmiye Çığ, da, Sümerlerin Türk kökenli olduklarını belirtmişlerdir.
Sümerlerin Tufan öncesine dayalı bir Uygur halkı olduğu ve Mu ile doğrudan ilintileri bulunduğunu gösteren, kendilerine ait çok sayıda yazılı belgeleri ve efsaneleri olduğu görülmektedir.   Çivi yazısı tabletler çözüldükçe, Sümer inançlarının ve kültürünün neredeyse tamamen Tufan etrafında oluştuğu görülmüştür. Sümerlilerin kökeninin Mu ile bağlantılı olduğunu gösteren çok sayıda efsane mevcuttur. Hava Tanrısı Enlil’in oğlu Ninutra’yla ilgili bir efsane, tufan öncesi ve sonrası olaylar hakkında bilgi vermektedir; Ninutra, fırtınalı güney rüzgarının tanrısıdır. Hastalık ve illet cini Asag’a düşmandır. Ejderha biçiminde olan Asag’a saldırır. Ancak Asag çok güçlüdür ve Ninutra, başa çıkamayacağı bir rakibe çatmış gibidir. İki taraf da uzun süre birbirini yenemez. Ninutra Asag’a karşı savaşırken kendine düşmanlık edenleri lanetler, dostluk edenleri kutsar. Ninutra son çare olarak, kullanabildiği bütün silahlarla Asag’a saldırır ve en sonunda ejderhayı öldürür. Ne var ki, Asag’ın öldürülmesi ile Sümer’in üzerine bir felaket çöker. Kur’un ilksel suları tüm   yeryüzünü   basar. Bu    baskın   yüzünden hiç tatlı su kalmaz ve tarlalar           ve bahçeler uzun   süre   sulanamaz.            Hiçbir   şey   üretilemez ve   korkunç   bir   açlık     başlar. Toprağın hiçbir yerinde bitki yetişmez. Ancak Ninutra ortaya çıkarak büyük işler başarır. Sümer’in önüne büyük   bir duvar örer ve   bu   duvar, kudretli suları engeller. Kur’un suyu    artık   yeryüzüne yükselemez. Ülkeyi kaplayan suları ise Ninutra bir araya toplar ve hepsini Dicle’ye akıtır.  Böylece tuzlu su denize döner ve toprak yeniden tatlı suyla sulanmaya başlar. Tarlalarda tekrar bol ürün elde edilir ve   Efendi yeryüzünden kederi siler.
Bu efsanede Ninutra, Uygur ve Mu kuvvetlerini, düşman Asag ise Atlantis kuvvetlerini temsil etmektedir. Doğu ittifakı, uzun bir savaş sonrası tüm gücüyle Atlantis’e saldırır ve onu yok eder. Ancak kullanılan olağanüstü silahlar tufan felaketine yol açar ve tüm dünyayı tuzlu deniz suları kaplar. Tufandan sonra sağ kalanlar, toprak üzerindeki tuzlu suları kanallar açarak denize döndürür ve uygarlık yeniden inşa edilmeye başlanır.
Mu-Atlantis savaşına bir başka gönderme, Gök Tanrısı An ve Su Tanrısı Enki ile Ölüler Diyarının Tanrıçası Eşkargil arasındaki mücadeledir. Bir zamanlar Fırat’ın kenarına dikilmiş olan Huluppa Ağacı (Hayat Ağacı), Enki ile Eşkargil arasındaki mücadele sonucu Güney Rüzgarı tarafından sökülmüş ve sular onu uzaklara sürüklemiştir. Bu olay An göğü elde ettikten, Enlil yeryüzünü elde ettikten, Eşkargil ölüler diyarına verildikten sonra meydana gelmiştir. Hayat ağacını suyun içinde sürüklenir halde bulan İnanna, onu Erek kentine yeniden dikmiştir. Ancak ağaç ne dal ne de yaprak vermektedir. Zira ağacın tepesinde korkunç İmdugut kuşu, gövdesinde daima genç kalan kadın Lilith ve köklerinde de büyü nedir bilmeyen yılan yuva yapmıştır. İnanna, bu uğursuz yaratıklardan kurtulmak için ağabeyi Gılgamış’ın yardımını ister. Bu efsanede Gılgamış, İnanna’nın ağabeyi, yani bir tanrıdır. Gılgamış, elindeki baltayla yılanı öldürür. Bunu gören İmdigut kuşu uzak dağlara, Lilith de yıkık harabelere kaçar. Böylece hayat ağaçı yeniden yeşerir.
Yukarıda anlatılan Sümer efsanesinde de tufan öncesi ve tufan sonrası olaylar sembollerin diliyle yinelenmektedir. Su ve yerin ayrılması diye anlatılan, büyük tufanda birbirine karışan su ve yerin yeniden gökyüzü ve toprağa dönüşme sürecidir. Hayat ağacının yerinden sökülmesi, insanlığın büyük kısmının yaşanan felaket sonucu ölmesidir. Yer olarak Fırat kıyısının verilmesi, tufan öncesi burada büyük bir uygarlığın olduğuna atıftır. An ve Enki (Mu ve Uygur) ile Eşkargil (Atlantis) arasındaki savaş sonucu Eşkargil Ölüler Dünyasına (Atlantik’in sularına) gönderilmiştir. Aynı savaş sonrası An da ortadan yok olmuştur (Mu da Pasifik’e batmıştır). Enki (Uygur/Sümer), tanrıların yeni kralı olmuştur. Diğer bir deyişle Sümerlerle birlikte uygarlık yeniden başlamıştır.
Sümer ile Mu arasındaki bir diğer ilişki, Sümerlerin efsanevi cennet ülkesi Dilmun’dur. Enki efsanesi, Enki ile Ninhursag arasındaki anlaşmazlığa ışık tutmaktadır. Efsane, Cennet Ülke Dilmun’da geçer. Dilmun saf, temiz ve parlak bir ülkedir. Burası bir “yaşayanlar” diyarıdır. Ölüm ya da hastalık nedir bilinmez. Ancak Dilmun’da tatlı su yoktur. Su tanrısı Enki topraktan su çıkartarak, Güneş Tanrısı Utu’ya burayı yeşilliklerle donatmasını emreder. Böylece Dilmun yemyeşil bir ülke, Tanrısal bir Bahçe olur. Kurak arazinin yeşilleşmesi Toprak Ana Ninhursag aracılığıyla gerçekleşir. Sümerlerin büyük ana tanrıçası Ninhursag, toprak ana olarak bu bahçede 8 adet bitki filizlendirir. Enki bu bitkilerin tadına bakmak ister. İki çehreli tanrı İsimud (Çift Başlı Kartal), bu değerli bitkileri kopartır ve efendisi Enki’ye getirir. Enki hepsini sırasıyla yer. Değerli bitkilerinin böyle yok edilmesine sinirlenen Ninhursag, Enki’ye ölüm laneti okur ve bu laneti geri almayacağını göstermek için tanrıların arasından yok olarak ölüler diyarına iner. Enki’nin sağlığı bozulur, durumu hızla ağırlaşır. Yediği 8 bitkiye karşılık, 8 organı ölmektedir. Hava tanrısı Enlil de dahil olmak üzere bütün tanrılar yas tutmaya başlar. Hiçbiri hastalığa çare bulamaz. O zaman bir tilki ortaya çıkar ve ödül karşılığı Ninhursag’ı ölüler diyarından geri getireceğini söyler. Efsanenin burası kayıptır ve tilkinin Ninhursag’ı nasıl ikna ettiği anlaşılmamaktadır. Bir şekilde Dilmun’a geri dönen Ninhursag, Enki’yi kucağını oturtur ve hangi organlarının ağrıdığını sorar. Her bir organı tedavi etmesi için 8 şifa tanrısı yaratır ve böylece Enki ölümden döner. Efsanede Sümerlerin cenneti olan Dilmun’un doğuda yer aldığı anlatılmaktadır. Öte yandan sürecin tufan ile sonuçlanmış olmasından, bahsi geçen Tanrısal Cennet Dilmun’un Mu, cennetten kovuluşun da Mu’nun batması olduğu söylenebilir. Belki de Mu ve Atlantis’in batmasıyla sonuçlanan olaylar zincirinin başlatıcısı, Mu’nun kraliçesi Amasutra, Tanrıça Ninhursag’dır.

Ünlü Gılgamış destanında Kral Gılgamış, kral olması sebebiyle her ne kadar tanrının oğlu olsa da, bütün ölümlüler gibi bir gün öleceğini bilmektedir ve o, tanrılar gibi ölümsüz olmak istemektedir. Bunun için, tanrıların diyarı olan uzaktaki “Yaşayanlar Ülkesi Dilmun”a gitmeyi kafasına koyar. Sadık hizmetkarı Enkidu, bu düşüncesini Güneş Tanrısı Utu’ya açmasını önerir. Utu önce fikre karşı çıkar ama Gılgamış’ın yoğun ısrarı üzerine, yolculukta ona engel olacak 7 hava cinini etkisiz hale getirmeyi kabul eder. Böylece zor bir yolculuk sonrası Dilmun’a ulaşan Gılgamış, Yaşayanlar Ülkesinin bekçisi olan Huvava adlı ejderha yüzünden içeri giremez. Yoğun bir mücadele sonucu Gılgamış Huvava’yı yener ve onu bağlar. Huvava, kendisine yardımcı olmayan Enkidu’ya hakaret eder ve Enkidu onun başını keser. Gılgamış, Huvava’nın başını Tanrıların Kralı Enlil’in önüne getirir. Bu duruma sinirlenen Enlil, Gılgamışa bir lanet okur. Efsane, bir sonuca ulaşmadan burada kesilmektedir. Dilmun ülkesinin yönetici ilahı Güneş Tanrısı Utu’dur. Mu’da Güneşe tapılmaktadır ve yönetici imparator, Güneşin Oğlu unvanlı Ra-Mu’dur. Dilmun bir ölümsüzlük ve ebedi yaşam ülkesidir. Gılgamış oraya ölümsüzlüğü bulmak üzere gitmiştir. Sümerler bu ülkeyi, kutsanmış cennet olarak görmektedir. Bu ülke, bütün tanrıların vatanıdır. Eski yazıtlara göre Dilmun, yüce tanrılar An ve Enlil tarafından tufan kahramanı Ziusudra’ya ölümsüzlüğün verildiği, güneşin doğduğu ülkedir.

1914’de Arno Reobel tarafından bulunan Gılgamış Destanı’nı anlatan tablet, Tufan olayının Sümer versiyonunu içermektedir. Gılgamış destanına göre insanoğlunun tanrılar gibi olmaya öykünmesi Tanrı Enlil’i sinirlendirir ve Enlil dünyaya, tüm insanları yok edecek bir tufan göndermeye karar verir. Ancak insanoğlunu yaratmış olan Tanrı Enki, kendi eserinin yok olmasını engellemek için Kral Ziusutra’ya (Utnapiştim) tufanın geleceğini bildirir ve bir gemi yapmasını söyler. Sular yalnız gökten boşalmakla kalmaz. Yer tanrıları da yerden sular fışkırtır ve her yeri su kaplar. Tufan 6 gün 6 gece sürer ve 7. gün gemi Nisir dağında karaya oturur. 7 gün bekleyen Ziusutra, Tanrı An ve Tanrı Enlil’e kurban sunar ve kendisini onların ayaklarına atar. Tufanı başlatan Tanrı Enlil Ziusutra’yı kurtarıldıkları için Tanrılara çok kızar, fakat bilgelik tanrısı Enki onu yatıştırır ve kurtulana ölümsüz bir yaşam verilmesi için Ziusutra’yı Tanrıların bahçesine gönderir. Tanrılar Ziusutra’ya Tanrı gibi yaşam verir ve onu, güneşin doğduğu yere, Dilmun ülkesine yerleştirirler. Dilmun Sümerler için atalarının geldiği, güneşin doğduğu ülkedir. Ziusutra kelimesi Sümerce’de “Hayatı gören” anlamına gelmektedir. Ziusutra’nın diğer ismi Utnapiştim’dir.

Yine Gılgamış destanına göre kendisine ölümsüzlük verilen Utnapiştim, Tanrıların katında yaşamaktadır. Güneşin kızı olan tanrıça Siduri Gılgamış’a, Utnapiştim’e ulaşabilmesi için geçmişin bilgisine ihtiyacı olduğunu söyler. Gılgamışın aradığı, ölümsüzlüğün sırrıdır. Bu bilgiyi almak için Gılgamış okyanusun ölüm sularını aşmalı ve Noe’ye ulaşmalıdır. Geçmişin bilgisine ve ölümsüzlüğün sırrına sahip Noe, tıpkı Mu gibi okyanusun ortasındadır. Noe battığı için bu sular “ölüm suyu” olarak bilinmektedir.
Ninive’de yapılan kazılarda çıkan Asur kralı Asurbanipal’in kütüphanesi içinde yer alan bir diğer çivi yazısı tablette, Tufanının ne kadar büyük ve dehşetli bir olay olduğu ifade edilmektedir; “Tufan her şeyi silip süpürdükten sonra, ülkenin yıkılması tamamlandıktan sonra, insanlık sonuna kadar dayandıktan sonra, insanlığın tohumu korunduktan sonra, Karabaşlı Sümer halkı kendisini yeniden kalkındırdı.” Sümer çivi yazılı tabletlerine göre, insanlığın tufan sırasında tamamen yok olup gitmemesini, Tanrı Ningirsu sağlamıştır. Tanrı Enlil, insanların kendilerine benzeme gayretlerine sinirlenerek tüm dünyayı sularla kaplamış, ancak Tanrı Ningirsu, tüm insanlar yok olmadan önce diğer tanrıları ikna ederek, suların çekilmesini sağlamıştır. Sümer tufan efsanesinin bu versiyonunda da, insanların kurtuluşu için bir gemi kullanılmıştır ancak bu geminin yapısı çok farklıdır. Efsaneye göre gemi, Sümer tanrılarından Enki’nin denizler altındaki gizli evinin bir eşi olarak mükemmel bir küp şeklinde inşa edilmişir. Tufan’ın olacağını Ziusutra’ya duyuran Enki’dir. Enki, Sümerlilerin Nuh’u olan Ziusudra’ya, “İnşa edeceğin geminin dikkatlice hesaplanmış oranları olacak. Boyu, eni ve tavanı eşit olmalı. Duvarları 10 gar yüksekliğinde, köşeden köşeye 10 gar uzunluğunda olmalı” diye talimat vermiştir. 1 Gar, yaklaşık 200 metre uzunluğundadır. Bu ölçüler bugünün uzunluk birimiyle yaklaşık 4 kilometrekarelik bir alan yapmaktadır. Bu kadar büyük bir gemi inşa etmek, o çağın varsayılan teknolojisi ile mümkün görünmemektedir. Tufanın Sümer versiyonunda aniden çok parlak bir ışık görünmekte, sonra denizler yükselerek, dağları bile yutmaktadır. Nereye bakılsa deniz görülmektedir ve sadece ondört tane dağın doruğu suların üzerinde kalmıştır.
Tufanla ilgili belgeler bunlarla da sınırlı değildir. Sümer Çivi yazısı tabletlerin kuşkusuz en ilginci, tufan öncesi uygarlıklara ve krallıklara da atıfta bulunan Kraliyet Listesidir. 1932’de gün yüzüne çıkarılan listede tufan öncesi krallıkların süreleri, Sümerce bir zaman birimi olan “Sar” ile ifade edilmişlerdir. 1 Sar, günümüz hesapları ile 3600 yıldır. Yine Sümer zaman birimi ölçüsü olan 1 Ner ise, 600 yıllık süreyi kapsamaktadır.
Sümer Kraliyet Listesi Metni, günümüz hesaplamalarına göre şöyledir:

“Krallık gökten (ilk kez) indiği zaman Eridu krallığın makamı oldu. Eridu’da Alulim 28.800 yıl kral olarak hüküm sürdü. Alalagar 36.000 yıl hüküm sürdü. İki kral 64.800 yıl hüküm sürdü.

Eridu terk edildi. Krallık Badtibira’ya taşındı. Battibira’da Enmenluanna 43.200 yıl kral olarak hüküm sürdü. Enmengalanna 28.800 yıl hüküm sürdü. Çoban Dumuzi 36.000 yıl hüküm sürdü. Üç Kral 108.000 yıl hüküm sürdü.

Battibira terk edildi. Krallık Larak’a taşındı. Larak’ta Ensipazinna 28.800 yıl kral olarak hüküm sürdü. Bir kral 28.800 yıl hüküm sürdü.

Larak terk edildi. Krallık Sippar’a taşındı. Sippar’da Enmeduranna 21.000 yıl kral olarak hüküm sürdü. Bir kral 21.000 yıl hüküm sürdü.

Sippar terk edildi. Krallık Şurappak’a taşındı. Şurappak’ta Ubartutu 18.600 yıl kral olarak hüküm sürdü. Bir kral 18.600 yıl hüküm sürdü.

Beş kentte sekiz kral 241.200 yıl hüküm sürdü.”

Listenin bu bölümü tufandan önce hüküm süren kralları ve bunların çok uzun yıllar süren krallıklarını anlatıyor görünmektedir. Bir insanın tek başına bu kadar uzun süreli yaşaması mümkün olmayacağına göre acaba ne anlatılmak istenmektedir? Bu binlerce yıllık hükümranlıklar acaba bir kişinin değil de bir hanedanın ismi altında anlatılmış olabilir mi? Böyle okunursa, Erudi devletinde Alulim hanedanı krallarının toplam işbaşında kalma süreleri 28.800 yıldır. Aynı devlette sonra işbaşına gelen Alalagar hanedanı krallarının toplam yönettiği süre ise 36.000 yıldır. Bu devletin varoluş süresi toplam 64.800 yıldır. Bu süre tufan sonrası kurulan devletlerin varoluş süreleriyle kıyaslandığında inanılmaz uzun bir süredir. Ancak Naacal Tabletleri, Uygur İmparatorluğunun varoluş süresini yaklaşık 70 bin yıl olarak vermektedir. Enmerkar ve Aratta beyi adlı şiirde, Sümer ülkesinden “çok dilli bir ülke” olarak bahsedilmektedir. “Bir zamanlar Şubur ve Hamazi ülkeleri, çok dilli Sümer, prensliğin ilahi yasalarının büyük ülkesi, gerekli her şeye sahip ülke Uri, güvenlik içinde yaşayan Martu ülkesi. Bütün evren, insanlar tek yürekle övüyor Enlil’i, tek bir ağızdan” dizeleri ile, Sümerlerin de aralarında bulunduğu Uygur İmparatorluğuna atıfta bulunulmaktadır.

Bu hesapla Battibira devletini yöneten üç hanedan, toplam 108 bin yıl ayakta kalmıştır. İnsanlığın ilk anayurdu, Churchward’ın söylediğine göre Mu’dur. Mu’nun ne zaman kurulduğu Naacal Tabletlerinden anlaşılmamaktadır. Ancak 70 bin yıl önce ilk kolonisini, Uygurları kurduğu Naacal Tabletlerinden bilinmektedir. Dolayısıyla Mu’nun ortaya çıkışının da 108 bin yıl önce olması muhtemeldir. Battibira’nın listedeki toplam varoluş süresine uyabilecek tek devlet Mu’dur. Diğer üç devlet ise ortalama 20 bin yıl civarında yaşamış ve birer hanedanla yönetilmişlerdir. Bunlar da Atlantis, Maya ve Hint uygarlıkları olabilir. Listede de toplam 5 kentin (devletin) var olduğu belirtilmektedir. Sonra tufan meydana gelmiş ve bütün bu devletler bir anda ortadan kalkmıştır. 

Kraliyet listesine göre krallık iki kez gökten indirilmiştir. İlki insan uygarlığının başlamasından önceki iniştir. Kraliyet cennetten indikten sonra insan kralların dönemi başlamıştır. Sümer tarihinin başlangıcı, “krallığın gökten ikinci kez indiği zaman” olarak açıklanmaktadır. Krallık gökten ikinci kez, Tufan sonrası inmiş görünmektedir zira metin Tufandan önceki krallar ve tufandan sonraki krallar olarak ikiye ayrılmış ve krallığın ikinci kez indirilmesi tufandan sonra olarak gösterilmiştir.

Liste, “Sel her yeri kapladıktan sonra Kraliyet Kiş’teydi” diyerek, tufan sonrası kralları sıralamaktadır. “Ondan sonra Tufan üstünü kapladı. Tufan üstünü kapladıktan ve krallık gökten indikten sonra Kiş, krallık oldu. Kiş’te Gaur 1.200 yıl kral olarak hüküm sürdü… (diğer hüküm süren kralların 1.500 ile 140 yıl arasında değişen hüküm süreleri ve isimleri anlatılmaktadır) Toplam 23 kral 24.510 yıl 3 ay hüküm sürdü. Kiş yenildi ve krallık Eanna’ya taşındı…” Uruk’un ilk hanedanlarına, yani Sümerlerin Mezopotamya göçlerine kadarki hüküm süren kralların ya da hanedanların listesi, tufan öncesine kıyasla daha az süreleri kapsamaktadır. Hüküm süreleri 1.500 yıl ile 140 yıl arasında değişmektedir. Daha sonra liste Urug hanedanları ile devam etmektedir. Son krallara kadar hüküm süreleri insan ömrünün üzerinde rakamlar ile ifade edilirken, son 7 kralın hüküm süreleri 6 yıl ile 36 yıl süren rakamlarla ifade edilmiştir.

Tufan sonrası İlk Sümer kralı, kraliyet listesinde “Bütün ülkeleri istikrara kavuşturan kral” olarak betimlenen kişi, Kiş hanedanının ilk mensubu olan Etana’dır. Tahta çıkış tarihi 4 binler olarak varsayılan Etana’nın en ilginç özelliği yine kraliyet listesinde anlatılmaktadır; “Göğe Yükselen Adam”. Tıpkı İbranilerin Hanok’u (Hermes) gibi Etana da ölmeden Tanrılar Katına yükselmiştir. Etana’nın göğe yükselmek için büyük bir kartalın sırtına bindiğini gösteren çok sayıda Sümer mührü bulunmuştur. Bir Sümer efsanesine göre, bir yılanla boğuşması sonucu çukura atılmış olan kartalın çukurdan çıkmasına Etana yardımcı olmuştur. Kartal, Uygur İmparatorluğunun en önemli ongunlarındandır. Tüylü yılan, Atlantis sembollerinden birisidir. Kartalın içinde kaldığı çukur, Tufandır. Etana’nın kartalı çukurdan çıkarması ise, Tufan sonrası uygarlığın ilk kez Etana tarafından ayağa kaldırılmasıdır. Tufan sonrası bölgenin ilk imparatoru olan Etana’nın da Uygur sembolü kartalı, kendi sembolü olarak kullandığı anlaşılmaktadır. Bu kartal daha sonraki bütün Sümer kabartma tabletlerinde kanatlı güneş kursu olarak, tüm tanrıların üzerindeki sembol biçiminde yerini almıştır.

Sümerlerde çok sayıda bayram kutlandığı bilinmektedir. Yılın en önemli bayramı, bahar bayramıdır. Bu bayramın en önemli ayini ise Yeniden Doğuş (Hieros Gamos) ritüelidir. Törende tanrı Dumuzi’yi temsil eden kral ile tanrıça İanna’yı temsil eden bir rahibe arasında kutsal evlilik ayini gerçekleştirilir ve ikili yeni yılın bolluk ve bereketini garantiye almak için halkın önünde birleşir. Bu uygulama ileriki yüzyıllarda tüm Ortadoğu halklarına yayılmıştır. Sümer inancında, tıpkı diğer tüm Orta Asya/Uygur kökenli inançlar gibi yeniden doğuş düşüncesi mevcuttur. Gılgamış Destanında Gılgamış’ın bulmaya çalıştığı “Ölümsüzlük İksiri”, yeniden doğuş düşüncesinin bir tezahürüdür. Yine Babil ve sonrasındaki medeniyetlerde “Temmuz”a dönüşen Sümerli Tanrı Dumuzi, yeniden doğuş tanrısıdır. Her sonbahar yeraltına çekilmekte, her ilkbaharda ise yeniden doğmaktadır. Sümer’de yeni bir yıla başlangıç olarak görülen Bahar Bayramının ismi “A-Ki-Til-Di”dir. Bu sözcükte yer alan Til kelimesi Sümercede “Yeniden Doğmak” anlamına gelmektedir.

Enki’nin kızı İanna güzellik tanrıçasıdır ve Venüs gezegeni ile özdeşleştirilmiştir. Bu inanç kendinden sonraki tüm inanç sistemlerinde de korunmuştur. Fenikelilerin Astarte’si, Yunanlıların Afrodit’i ve Romalıların Venüs’ü hep aynı gezegen ile sembolize edilmiştir. Venüs ile ilgili inanış ve bahar bayramı Sümer Ludingirra tabletinde şöyle anlatılmaktadır; “Sevgili Tanrıçamız İanna, Bilbad gezegeninden (Venüs) gelmiş ve onunla bir ilişkisi varmış. Biz o yıldızı çok sıcak olarak biliyoruz. Bu sıcaklık tanrıçamıza büyük bir ateşlilik ve cinsel güç veriyormuş. Bu yüzden onun adı Aşk Tanrıçasıdır. İanna bir gün, yer altı tanrıçası olan kız kardeşi (Annesi?) Ereşkigal’i görmeye gitmiş. Galiba amacı yeraltını ele geçirmekmiş. Yeraltına inenin bir daha çıkamayacağını biliyormuş ama tanrıça olduğuna güveniyormuş. Yine de veziri, tanrıça Ninşubur’a, üç gün içinde dönmezse Tanrılar meclisine gitmesini ve kendisini kurtarmalarını rica etmesini söylemiş. Ereşkigal İanna’nın yeraltına inmesine çok sinirlenmiş ve onu yeryüzüne salmamış. Üç gün sonra İanna’nın veziri Tanrılar Meclisine koşmuş ama Tanrıların Babası Enlil ve hatta onun da babası, ‘gitmeseydi, ne işi vardı orada?’ demişler. Ancak Bilgelik tanrısı Enki iki cini yeraltına göndermiş. Ereşkigal İanna’ya, ancak yerine bir başkasını gönderirse onu bırakmaya razı olacağını söylemiş. Cinleri kendisinin yerine geçici olarak Ereşkigal’e bırakan İanna yeryüzüne çıkarak yerine yeraltına göndereceği birisini bırakmak için bütün kentleri dolaşmış. En sonunda kocası Dumuzi’nin oturduğu Kullab kentine gelmiş. Kocasının kendi yok oluşunu umursamadığını gören İanna sinirlenmiş ve ‘alın bunu benim yerime yeraltına götürün’ demiş. Dumuzi yaka paça yeraltına tıkılmış. Dumuzi’nin kız kardeşi tanrıça Geştinanna Tanrılar Meclisine başvurarak, ‘kardeşimin yerin yeraltına beni gönderin’ diye yalvarmış. İanna, kocasının yaptığı saygısızlığın cezasız kalmaması için teklifi reddetmiş. Bunun üzerine Geştinanna, ‘Öyleyse yılın yarısını ben yer altında geçireyim, diğer yarısını da kardeşim’ demiş. Kocasından bütün yıl ayrı kalmaya dayanamayan İanna bu öneriyi uygun görmüş. Bu olaydan sonra Tanrımız Dumuzi kış aylarını yeraltında geçirdikten sonra yaz başlangıcında yeryüzüne çıkıp, sevgili karısı ile birleşiyor. Biz bu birleşmenin yeryüzüne bolluk ve bereket getireceğine inanıyoruz. Bu nedenle Tanrımız yerine Kralımız, Tanrıçamız yerine de Baş Rahibe yılda bir kere beraber olurlar. Onların birlikte oldukları gün ozanlar ateşli aşk şarkıları söylerler, aşıklar birbirlerine kavuşurlar.” Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ tarafından bir çivi yazısı tabletten aktarılan bu efsane ya olduğu gibi ya da çok az değişikliklerde bölgede daha sonra ortaya çıkan Astarte, Kibele, Diyonisos-Eluisis ve benzeri kütlerde de kabul edilmiş ve tören hemen hiç değiştirilmeden aynı biçimde uygulanmıştır.

Diğer Sümer efsaneleri gibi bu efsane de tufan ile ilintilidir. Dumuzi ve İanna mitinin bir diğer versiyonunda, Yunan mitolojisindeki anlatımında kahramanların ismi Temmuz ve İştar’dır. Yunan halkı, kadim Uygur imparatorluğunun bir diğer halkıdır. Tıpkı Sümer mitolojisi gibi Yunan mitolojisi de, tufan öncesi uygarlık, yaşanan savaşlar ve tufan ile ilgili pekçok efsaneyi bünyesinde barındırmaktadır. Dolayısıyla yukarıdaki Sümer efsanesinin altında yatanların, Yunan mitolojisinden izlerini sürmek mümkündür.

Yunan mitolojisinde Temmuz, Güneş Tanrısıdır. İştar ise Venüs Tanrıçasıdır. Temmuz, Ana tanrıça İştar’ın kocasıdır. Temmuz, onun adını taşıyan kadim yaz ortası ayda ölmüştür. Temmuz’un ölmesinin sebebi, tufan sonrasında tüm dünyanın yanardağ külleri ve yoğun su bulutları ile güneşin tamamen kaybolmuş olmasıdır. Meydana gelen yoğun yanardağ faaliyetleri ve şiddetli yağmurlar, on yıllar boyunca güneşin yüzünün görülememesine neden olmuştur. İnsanlar çok zor şartlarda yaşamak zorunda kalmıştır. Bu efsaneden de anlaşılmaktadır ki tufan, yaz aylarında meydana gelmiştir. Bu nedenle de Temmuz ayında büyük törenler ile arkasından yas tutulmaktadır. Tufandan sağ kurtulan Yunanlılar, Temmuz’un, kendisini yeniden hayata döndürecek tek şey olan kutsal iksiri aramak üzere yeraltına çekildiğine inanmışlardır. Sümerler ise buna İanna’nın neden olduğunu düşünmektedir. Nemrud da böyle düşünenlerdendir. Nemrud’a göre Temmuz’un ölümüne İanna, yani Venüs sebep olmuştur. Bu söylemin arkasında da, Mu’nun batmasına ve tufana yol açan Atlantis silahı ile Venüs arasında bir ilişkinin olduğu yolundaki iddialar bulunmaktadır.

Yunan efsanesine geri dönersek, Temmuz’un ölümüne sebep olan İştar, açılmış kanatları ile ölümün kapılarından içeri süzülür. İştar, Hades’in kraliçesinin huzuruna çıkmak ve kocası için af dilemek istemektedir. Kapı bekçileri, tıpkı diğer ölüler için izin aldıkları gibi İştar için de izin alır. Ancak İştar ölmemiştir. İştar 7 kapıyı geçerek, Hades’in sevgilisinin karşısına çıkar. İştarı canlı olarak karşısında gören Hades’in sevgilisi, onu yeraltına hapseder. İştar, doğurganlık tanrıçasıdır. Yokluğu nedeniyle tahılların ve her türlü hayatın yeryüzünde olgunlaşmaları mümkün olmamaktadır. Burada yine yeryüzünün atmosferinin tamamen bulut ve küllerle kaplı olmasına atıfta bulunulmaktadır.

İştar’ın ve Temmuz’un kaybolmalarının doğaya verdiği zararı gören tanrılar, ikisinin de serbest bırakılmaları için Hades’e başvururlar. Hades’in kraliçesinin karşı çıkmasına rağmen İştar serbest bırakılır. Temmuz’un da senenin yarısını yeraltında, diğer yarısını yer üstünde geçirmesine izin verilir. Bu anlatımdan da, tufan sonrasında güneşin bir süre sonra tekrar parlamaya başladığı ancak tufan sonrası yeni dünyada mevsimsel döngülerin başlamış olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Tufan öncesi dünyada mevsimsel döngüleri oluşturan salınımlar yoktur. Dünyanın yörüngesi, diğer güneş etrafındaki gezegenler gibi tam bir dairedir. Bu nedenle yaşam sadece Oğlak dönencesi ile Yengeç dönencesi arasındaki alanda gelişmiştir. Diğer alanlar buzlarla kaplıdır ve yaşama elverişli değildir.

Dünyanın yörüngesi, yaşanan büyük tufan felaketi nedeniyle dairesel dönümden, eliptik yörüngeye dönüşmüş ayrıca ekinoksların ortaya çıkması yüzünden mevsimlerin meydana geldiği salınımlar yaşanmaya başlanmıştır. Daha önce buzlarla kaplı alanlardaki buzlar erimiş ve buralarda da yaşamın sürdürülmesi imkanı doğmuştur. Bu arada bütün dünyada 6 ay kış, 6 ay yaz aylarının yaşanması süreci başlamıştır. Kısaca Temmuz Güz Ekinoksunda yeraltına dönmekte, Bahar Ekinoksunda yeniden hayata devam etmektedir. Temmuz’un yeniden hayata dönüşü de tüm dünyada “Bahar Bayramı” ayinleri ile kutlanmaktadır.

Yukarıda anlatılanlardan da görülebileceği üzere, başta Sümer uygarlığı olmak üzere, kadim uygarlıkların tamamının mitolojik efsanelerinde bir önceki uygarlığın izlerine ve sonrasında yaşananlara sıklıkla atıflarda bulunulmaktadır. Mitolojiler, bir önceki uygarlıkların izlerinin aranacağı en önemli kaynaklar olarak karşımızda durmaktadır.