Saturday, December 15, 2018


Sümer Uygarlığında Mu İzleri

Sümerler batı dünyası tarafından, medeniyeti ilk kuran halk olarak tanınmaktadır. Yazı orada bulunmuş, ilk şehirler orada kurulmuş, tarım, hayvancılık ilk kez Sümer’de başlamış, tekerlek Sümer’de bulunmuştur. Kısaca Sümer, bugünkü medeniyetimizin başlangıç noktasıdır. Ancak bu iddiayı Sümerlilerin kendisi dahi kabul etmemektedir. Kendilerinden önce var olmuş binlerce yıllık krallardan, krallıklardan ve uygarlıklardan bahsetmektedirler. İlk kez Sümerlerin yaptığı söylenen her şeyin çok daha eski birer geçmişi bulunmaktadır. Sümerler bir yerlerden gelerek Mezopotamya’ya yerleşmiş ve eski bilgilerine dayanarak uygarlıklarını başlatmışlardır. Ancak nereden gelmişlerdir ve sahip oldukları bu eski bilgileri nasıl elde etmişlerdir?

150 yıl önce Sümerler hakkında hiçbir şey bilinmiyordu. Sümer halkının varlığı dahi unutulmuştu. Sümer uygarlığına ait yadsınamaz veriler ortaya çıkmaya bağladığı andan itibaren batı dünyası, bu erken dönem uygarlığı Hint-Avrupalı uygarlık gurubuna dahil edebilmek için çok çaba harcadı. Ancak Sümer uygarlığı direndi ve kendisinin bambaşka bir orijini olduğunu tüm dünyaya haykırdı. Sümer halkı, tufan öncesi Uygur İmparatorluğunun halklarından birisiydi. Mezopotamya’da ilk arkeolojik kazı çalışmaları 1850’lerde başlandı. Yapılan kazılar sonucu bölgede 25’i büyük, 35 şehrin kalıntılarına rastlandı. MÖ 3300’lerde en az 12 şehir devletinin bulunduğu saptandı. Sümerce çivi yazılı ilk tablet 1889’da bulundu. Çivi yazısını 1870 yılında ilk okuyan kişi ise, ünlü ABD’li Sümerolog Samuel Noah Kramer oldu. Tabletlerden Sümer uygarlığının çok eskilere dayandığı anlaşılmıştır. Kimi uzmanlar başlangıç noktasını 5-6 binli yıllar olarak verse de, bazı tabletler çok daha eski bir geçmişten bahsetmektedir.

Peki Sümerliler nereden gelmiştir? Gerçekten kadim Uygur İmparatorluğu ile bağlantıları olduğunu gösteren bulgular mevcut mudur?  Norveçli tarihçi Thor Heyerdahl, Sümer uygarlığını kuran halkın “Dilmun” denilen esrarengiz bir yerden yola çıkıp deniz yoluyla Mezopotamya’ya ulaştığını, İran körfezi üzerinden gelmiş olduklarını kendilerinin anlattığını belirtmektedir.  Alman Sümerolog Verner Stein’a göre, Sümer dili ile Altay-Türk dilleri arasındaki benzerlik, yazıda kullanılan ideogramların aynılığı, tapınaklarının mimari şekli ve inanç benzerlikleri, Sümerlerin Orta Asya kökenli olduklarını göstermektedir.

Sümerlerin Mezopotamya’ya Orta Asya’dan göç ettikleri hemen hemen kesin gibidir. Ünlü Amerikalı Arkeolog ve Sümerolog Samuel Noah Kramer de bu düşünceye katılmaktadır. Kramer, Sümer Mitolojisi adlı eserinde, “Sümerler MÖ 4 bin ya da daha eski bir tarihte Mezopotamya’ya gelmiş, Sami ya da Hint- Avrupa kökenli olmayan bir halktır.  Sümerce ne Sami, ne de Hint-Avrupa kökenli bir dildir. Türkçe, Macarca ve Fince’nin örnek oluşturduğu bitişimli diller ailesine aittir” demektedir.  Bu dil grubunun adı Ural-Altay Dil Grubudur.  Dil bilimci Lansberger, Lenomart, Oppert de Sümer dilinin bir Orta Asya dili olduğunu açıklamışlardır. Sümerlerin kökeninin Türkler olduğu tezini savunanların başında Kramer gelmektedir. Kramer’e göre Sümerliler ile eski bir Türkmen şehri olan Aratta arasında sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Aratta’da kullanılan dil Sümerce ile hemen hemen aynıdır. Dünyaca tanınan Türk Sümeroloğu Muazzez İlmiye Çığ, da, Sümerlerin Türk kökenli olduklarını belirtmişlerdir.
Sümerlerin Tufan öncesine dayalı bir Uygur halkı olduğu ve Mu ile doğrudan ilintileri bulunduğunu gösteren, kendilerine ait çok sayıda yazılı belgeleri ve efsaneleri olduğu görülmektedir.   Çivi yazısı tabletler çözüldükçe, Sümer inançlarının ve kültürünün neredeyse tamamen Tufan etrafında oluştuğu görülmüştür. Sümerlilerin kökeninin Mu ile bağlantılı olduğunu gösteren çok sayıda efsane mevcuttur. Hava Tanrısı Enlil’in oğlu Ninutra’yla ilgili bir efsane, tufan öncesi ve sonrası olaylar hakkında bilgi vermektedir; Ninutra, fırtınalı güney rüzgarının tanrısıdır. Hastalık ve illet cini Asag’a düşmandır. Ejderha biçiminde olan Asag’a saldırır. Ancak Asag çok güçlüdür ve Ninutra, başa çıkamayacağı bir rakibe çatmış gibidir. İki taraf da uzun süre birbirini yenemez. Ninutra Asag’a karşı savaşırken kendine düşmanlık edenleri lanetler, dostluk edenleri kutsar. Ninutra son çare olarak, kullanabildiği bütün silahlarla Asag’a saldırır ve en sonunda ejderhayı öldürür. Ne var ki, Asag’ın öldürülmesi ile Sümer’in üzerine bir felaket çöker. Kur’un ilksel suları tüm   yeryüzünü   basar. Bu    baskın   yüzünden hiç tatlı su kalmaz ve tarlalar           ve bahçeler uzun   süre   sulanamaz.            Hiçbir   şey   üretilemez ve   korkunç   bir   açlık     başlar. Toprağın hiçbir yerinde bitki yetişmez. Ancak Ninutra ortaya çıkarak büyük işler başarır. Sümer’in önüne büyük   bir duvar örer ve   bu   duvar, kudretli suları engeller. Kur’un suyu    artık   yeryüzüne yükselemez. Ülkeyi kaplayan suları ise Ninutra bir araya toplar ve hepsini Dicle’ye akıtır.  Böylece tuzlu su denize döner ve toprak yeniden tatlı suyla sulanmaya başlar. Tarlalarda tekrar bol ürün elde edilir ve   Efendi yeryüzünden kederi siler.
Bu efsanede Ninutra, Uygur ve Mu kuvvetlerini, düşman Asag ise Atlantis kuvvetlerini temsil etmektedir. Doğu ittifakı, uzun bir savaş sonrası tüm gücüyle Atlantis’e saldırır ve onu yok eder. Ancak kullanılan olağanüstü silahlar tufan felaketine yol açar ve tüm dünyayı tuzlu deniz suları kaplar. Tufandan sonra sağ kalanlar, toprak üzerindeki tuzlu suları kanallar açarak denize döndürür ve uygarlık yeniden inşa edilmeye başlanır.
Mu-Atlantis savaşına bir başka gönderme, Gök Tanrısı An ve Su Tanrısı Enki ile Ölüler Diyarının Tanrıçası Eşkargil arasındaki mücadeledir. Bir zamanlar Fırat’ın kenarına dikilmiş olan Huluppa Ağacı (Hayat Ağacı), Enki ile Eşkargil arasındaki mücadele sonucu Güney Rüzgarı tarafından sökülmüş ve sular onu uzaklara sürüklemiştir. Bu olay An göğü elde ettikten, Enlil yeryüzünü elde ettikten, Eşkargil ölüler diyarına verildikten sonra meydana gelmiştir. Hayat ağacını suyun içinde sürüklenir halde bulan İnanna, onu Erek kentine yeniden dikmiştir. Ancak ağaç ne dal ne de yaprak vermektedir. Zira ağacın tepesinde korkunç İmdugut kuşu, gövdesinde daima genç kalan kadın Lilith ve köklerinde de büyü nedir bilmeyen yılan yuva yapmıştır. İnanna, bu uğursuz yaratıklardan kurtulmak için ağabeyi Gılgamış’ın yardımını ister. Bu efsanede Gılgamış, İnanna’nın ağabeyi, yani bir tanrıdır. Gılgamış, elindeki baltayla yılanı öldürür. Bunu gören İmdigut kuşu uzak dağlara, Lilith de yıkık harabelere kaçar. Böylece hayat ağaçı yeniden yeşerir.
Yukarıda anlatılan Sümer efsanesinde de tufan öncesi ve tufan sonrası olaylar sembollerin diliyle yinelenmektedir. Su ve yerin ayrılması diye anlatılan, büyük tufanda birbirine karışan su ve yerin yeniden gökyüzü ve toprağa dönüşme sürecidir. Hayat ağacının yerinden sökülmesi, insanlığın büyük kısmının yaşanan felaket sonucu ölmesidir. Yer olarak Fırat kıyısının verilmesi, tufan öncesi burada büyük bir uygarlığın olduğuna atıftır. An ve Enki (Mu ve Uygur) ile Eşkargil (Atlantis) arasındaki savaş sonucu Eşkargil Ölüler Dünyasına (Atlantik’in sularına) gönderilmiştir. Aynı savaş sonrası An da ortadan yok olmuştur (Mu da Pasifik’e batmıştır). Enki (Uygur/Sümer), tanrıların yeni kralı olmuştur. Diğer bir deyişle Sümerlerle birlikte uygarlık yeniden başlamıştır.
Sümer ile Mu arasındaki bir diğer ilişki, Sümerlerin efsanevi cennet ülkesi Dilmun’dur. Enki efsanesi, Enki ile Ninhursag arasındaki anlaşmazlığa ışık tutmaktadır. Efsane, Cennet Ülke Dilmun’da geçer. Dilmun saf, temiz ve parlak bir ülkedir. Burası bir “yaşayanlar” diyarıdır. Ölüm ya da hastalık nedir bilinmez. Ancak Dilmun’da tatlı su yoktur. Su tanrısı Enki topraktan su çıkartarak, Güneş Tanrısı Utu’ya burayı yeşilliklerle donatmasını emreder. Böylece Dilmun yemyeşil bir ülke, Tanrısal bir Bahçe olur. Kurak arazinin yeşilleşmesi Toprak Ana Ninhursag aracılığıyla gerçekleşir. Sümerlerin büyük ana tanrıçası Ninhursag, toprak ana olarak bu bahçede 8 adet bitki filizlendirir. Enki bu bitkilerin tadına bakmak ister. İki çehreli tanrı İsimud (Çift Başlı Kartal), bu değerli bitkileri kopartır ve efendisi Enki’ye getirir. Enki hepsini sırasıyla yer. Değerli bitkilerinin böyle yok edilmesine sinirlenen Ninhursag, Enki’ye ölüm laneti okur ve bu laneti geri almayacağını göstermek için tanrıların arasından yok olarak ölüler diyarına iner. Enki’nin sağlığı bozulur, durumu hızla ağırlaşır. Yediği 8 bitkiye karşılık, 8 organı ölmektedir. Hava tanrısı Enlil de dahil olmak üzere bütün tanrılar yas tutmaya başlar. Hiçbiri hastalığa çare bulamaz. O zaman bir tilki ortaya çıkar ve ödül karşılığı Ninhursag’ı ölüler diyarından geri getireceğini söyler. Efsanenin burası kayıptır ve tilkinin Ninhursag’ı nasıl ikna ettiği anlaşılmamaktadır. Bir şekilde Dilmun’a geri dönen Ninhursag, Enki’yi kucağını oturtur ve hangi organlarının ağrıdığını sorar. Her bir organı tedavi etmesi için 8 şifa tanrısı yaratır ve böylece Enki ölümden döner. Efsanede Sümerlerin cenneti olan Dilmun’un doğuda yer aldığı anlatılmaktadır. Öte yandan sürecin tufan ile sonuçlanmış olmasından, bahsi geçen Tanrısal Cennet Dilmun’un Mu, cennetten kovuluşun da Mu’nun batması olduğu söylenebilir. Belki de Mu ve Atlantis’in batmasıyla sonuçlanan olaylar zincirinin başlatıcısı, Mu’nun kraliçesi Amasutra, Tanrıça Ninhursag’dır.

Ünlü Gılgamış destanında Kral Gılgamış, kral olması sebebiyle her ne kadar tanrının oğlu olsa da, bütün ölümlüler gibi bir gün öleceğini bilmektedir ve o, tanrılar gibi ölümsüz olmak istemektedir. Bunun için, tanrıların diyarı olan uzaktaki “Yaşayanlar Ülkesi Dilmun”a gitmeyi kafasına koyar. Sadık hizmetkarı Enkidu, bu düşüncesini Güneş Tanrısı Utu’ya açmasını önerir. Utu önce fikre karşı çıkar ama Gılgamış’ın yoğun ısrarı üzerine, yolculukta ona engel olacak 7 hava cinini etkisiz hale getirmeyi kabul eder. Böylece zor bir yolculuk sonrası Dilmun’a ulaşan Gılgamış, Yaşayanlar Ülkesinin bekçisi olan Huvava adlı ejderha yüzünden içeri giremez. Yoğun bir mücadele sonucu Gılgamış Huvava’yı yener ve onu bağlar. Huvava, kendisine yardımcı olmayan Enkidu’ya hakaret eder ve Enkidu onun başını keser. Gılgamış, Huvava’nın başını Tanrıların Kralı Enlil’in önüne getirir. Bu duruma sinirlenen Enlil, Gılgamışa bir lanet okur. Efsane, bir sonuca ulaşmadan burada kesilmektedir. Dilmun ülkesinin yönetici ilahı Güneş Tanrısı Utu’dur. Mu’da Güneşe tapılmaktadır ve yönetici imparator, Güneşin Oğlu unvanlı Ra-Mu’dur. Dilmun bir ölümsüzlük ve ebedi yaşam ülkesidir. Gılgamış oraya ölümsüzlüğü bulmak üzere gitmiştir. Sümerler bu ülkeyi, kutsanmış cennet olarak görmektedir. Bu ülke, bütün tanrıların vatanıdır. Eski yazıtlara göre Dilmun, yüce tanrılar An ve Enlil tarafından tufan kahramanı Ziusudra’ya ölümsüzlüğün verildiği, güneşin doğduğu ülkedir.

1914’de Arno Reobel tarafından bulunan Gılgamış Destanı’nı anlatan tablet, Tufan olayının Sümer versiyonunu içermektedir. Gılgamış destanına göre insanoğlunun tanrılar gibi olmaya öykünmesi Tanrı Enlil’i sinirlendirir ve Enlil dünyaya, tüm insanları yok edecek bir tufan göndermeye karar verir. Ancak insanoğlunu yaratmış olan Tanrı Enki, kendi eserinin yok olmasını engellemek için Kral Ziusutra’ya (Utnapiştim) tufanın geleceğini bildirir ve bir gemi yapmasını söyler. Sular yalnız gökten boşalmakla kalmaz. Yer tanrıları da yerden sular fışkırtır ve her yeri su kaplar. Tufan 6 gün 6 gece sürer ve 7. gün gemi Nisir dağında karaya oturur. 7 gün bekleyen Ziusutra, Tanrı An ve Tanrı Enlil’e kurban sunar ve kendisini onların ayaklarına atar. Tufanı başlatan Tanrı Enlil Ziusutra’yı kurtarıldıkları için Tanrılara çok kızar, fakat bilgelik tanrısı Enki onu yatıştırır ve kurtulana ölümsüz bir yaşam verilmesi için Ziusutra’yı Tanrıların bahçesine gönderir. Tanrılar Ziusutra’ya Tanrı gibi yaşam verir ve onu, güneşin doğduğu yere, Dilmun ülkesine yerleştirirler. Dilmun Sümerler için atalarının geldiği, güneşin doğduğu ülkedir. Ziusutra kelimesi Sümerce’de “Hayatı gören” anlamına gelmektedir. Ziusutra’nın diğer ismi Utnapiştim’dir.

Yine Gılgamış destanına göre kendisine ölümsüzlük verilen Utnapiştim, Tanrıların katında yaşamaktadır. Güneşin kızı olan tanrıça Siduri Gılgamış’a, Utnapiştim’e ulaşabilmesi için geçmişin bilgisine ihtiyacı olduğunu söyler. Gılgamışın aradığı, ölümsüzlüğün sırrıdır. Bu bilgiyi almak için Gılgamış okyanusun ölüm sularını aşmalı ve Noe’ye ulaşmalıdır. Geçmişin bilgisine ve ölümsüzlüğün sırrına sahip Noe, tıpkı Mu gibi okyanusun ortasındadır. Noe battığı için bu sular “ölüm suyu” olarak bilinmektedir.
Ninive’de yapılan kazılarda çıkan Asur kralı Asurbanipal’in kütüphanesi içinde yer alan bir diğer çivi yazısı tablette, Tufanının ne kadar büyük ve dehşetli bir olay olduğu ifade edilmektedir; “Tufan her şeyi silip süpürdükten sonra, ülkenin yıkılması tamamlandıktan sonra, insanlık sonuna kadar dayandıktan sonra, insanlığın tohumu korunduktan sonra, Karabaşlı Sümer halkı kendisini yeniden kalkındırdı.” Sümer çivi yazılı tabletlerine göre, insanlığın tufan sırasında tamamen yok olup gitmemesini, Tanrı Ningirsu sağlamıştır. Tanrı Enlil, insanların kendilerine benzeme gayretlerine sinirlenerek tüm dünyayı sularla kaplamış, ancak Tanrı Ningirsu, tüm insanlar yok olmadan önce diğer tanrıları ikna ederek, suların çekilmesini sağlamıştır. Sümer tufan efsanesinin bu versiyonunda da, insanların kurtuluşu için bir gemi kullanılmıştır ancak bu geminin yapısı çok farklıdır. Efsaneye göre gemi, Sümer tanrılarından Enki’nin denizler altındaki gizli evinin bir eşi olarak mükemmel bir küp şeklinde inşa edilmişir. Tufan’ın olacağını Ziusutra’ya duyuran Enki’dir. Enki, Sümerlilerin Nuh’u olan Ziusudra’ya, “İnşa edeceğin geminin dikkatlice hesaplanmış oranları olacak. Boyu, eni ve tavanı eşit olmalı. Duvarları 10 gar yüksekliğinde, köşeden köşeye 10 gar uzunluğunda olmalı” diye talimat vermiştir. 1 Gar, yaklaşık 200 metre uzunluğundadır. Bu ölçüler bugünün uzunluk birimiyle yaklaşık 4 kilometrekarelik bir alan yapmaktadır. Bu kadar büyük bir gemi inşa etmek, o çağın varsayılan teknolojisi ile mümkün görünmemektedir. Tufanın Sümer versiyonunda aniden çok parlak bir ışık görünmekte, sonra denizler yükselerek, dağları bile yutmaktadır. Nereye bakılsa deniz görülmektedir ve sadece ondört tane dağın doruğu suların üzerinde kalmıştır.
Tufanla ilgili belgeler bunlarla da sınırlı değildir. Sümer Çivi yazısı tabletlerin kuşkusuz en ilginci, tufan öncesi uygarlıklara ve krallıklara da atıfta bulunan Kraliyet Listesidir. 1932’de gün yüzüne çıkarılan listede tufan öncesi krallıkların süreleri, Sümerce bir zaman birimi olan “Sar” ile ifade edilmişlerdir. 1 Sar, günümüz hesapları ile 3600 yıldır. Yine Sümer zaman birimi ölçüsü olan 1 Ner ise, 600 yıllık süreyi kapsamaktadır.
Sümer Kraliyet Listesi Metni, günümüz hesaplamalarına göre şöyledir:

“Krallık gökten (ilk kez) indiği zaman Eridu krallığın makamı oldu. Eridu’da Alulim 28.800 yıl kral olarak hüküm sürdü. Alalagar 36.000 yıl hüküm sürdü. İki kral 64.800 yıl hüküm sürdü.

Eridu terk edildi. Krallık Badtibira’ya taşındı. Battibira’da Enmenluanna 43.200 yıl kral olarak hüküm sürdü. Enmengalanna 28.800 yıl hüküm sürdü. Çoban Dumuzi 36.000 yıl hüküm sürdü. Üç Kral 108.000 yıl hüküm sürdü.

Battibira terk edildi. Krallık Larak’a taşındı. Larak’ta Ensipazinna 28.800 yıl kral olarak hüküm sürdü. Bir kral 28.800 yıl hüküm sürdü.

Larak terk edildi. Krallık Sippar’a taşındı. Sippar’da Enmeduranna 21.000 yıl kral olarak hüküm sürdü. Bir kral 21.000 yıl hüküm sürdü.

Sippar terk edildi. Krallık Şurappak’a taşındı. Şurappak’ta Ubartutu 18.600 yıl kral olarak hüküm sürdü. Bir kral 18.600 yıl hüküm sürdü.

Beş kentte sekiz kral 241.200 yıl hüküm sürdü.”

Listenin bu bölümü tufandan önce hüküm süren kralları ve bunların çok uzun yıllar süren krallıklarını anlatıyor görünmektedir. Bir insanın tek başına bu kadar uzun süreli yaşaması mümkün olmayacağına göre acaba ne anlatılmak istenmektedir? Bu binlerce yıllık hükümranlıklar acaba bir kişinin değil de bir hanedanın ismi altında anlatılmış olabilir mi? Böyle okunursa, Erudi devletinde Alulim hanedanı krallarının toplam işbaşında kalma süreleri 28.800 yıldır. Aynı devlette sonra işbaşına gelen Alalagar hanedanı krallarının toplam yönettiği süre ise 36.000 yıldır. Bu devletin varoluş süresi toplam 64.800 yıldır. Bu süre tufan sonrası kurulan devletlerin varoluş süreleriyle kıyaslandığında inanılmaz uzun bir süredir. Ancak Naacal Tabletleri, Uygur İmparatorluğunun varoluş süresini yaklaşık 70 bin yıl olarak vermektedir. Enmerkar ve Aratta beyi adlı şiirde, Sümer ülkesinden “çok dilli bir ülke” olarak bahsedilmektedir. “Bir zamanlar Şubur ve Hamazi ülkeleri, çok dilli Sümer, prensliğin ilahi yasalarının büyük ülkesi, gerekli her şeye sahip ülke Uri, güvenlik içinde yaşayan Martu ülkesi. Bütün evren, insanlar tek yürekle övüyor Enlil’i, tek bir ağızdan” dizeleri ile, Sümerlerin de aralarında bulunduğu Uygur İmparatorluğuna atıfta bulunulmaktadır.

Bu hesapla Battibira devletini yöneten üç hanedan, toplam 108 bin yıl ayakta kalmıştır. İnsanlığın ilk anayurdu, Churchward’ın söylediğine göre Mu’dur. Mu’nun ne zaman kurulduğu Naacal Tabletlerinden anlaşılmamaktadır. Ancak 70 bin yıl önce ilk kolonisini, Uygurları kurduğu Naacal Tabletlerinden bilinmektedir. Dolayısıyla Mu’nun ortaya çıkışının da 108 bin yıl önce olması muhtemeldir. Battibira’nın listedeki toplam varoluş süresine uyabilecek tek devlet Mu’dur. Diğer üç devlet ise ortalama 20 bin yıl civarında yaşamış ve birer hanedanla yönetilmişlerdir. Bunlar da Atlantis, Maya ve Hint uygarlıkları olabilir. Listede de toplam 5 kentin (devletin) var olduğu belirtilmektedir. Sonra tufan meydana gelmiş ve bütün bu devletler bir anda ortadan kalkmıştır. 

Kraliyet listesine göre krallık iki kez gökten indirilmiştir. İlki insan uygarlığının başlamasından önceki iniştir. Kraliyet cennetten indikten sonra insan kralların dönemi başlamıştır. Sümer tarihinin başlangıcı, “krallığın gökten ikinci kez indiği zaman” olarak açıklanmaktadır. Krallık gökten ikinci kez, Tufan sonrası inmiş görünmektedir zira metin Tufandan önceki krallar ve tufandan sonraki krallar olarak ikiye ayrılmış ve krallığın ikinci kez indirilmesi tufandan sonra olarak gösterilmiştir.

Liste, “Sel her yeri kapladıktan sonra Kraliyet Kiş’teydi” diyerek, tufan sonrası kralları sıralamaktadır. “Ondan sonra Tufan üstünü kapladı. Tufan üstünü kapladıktan ve krallık gökten indikten sonra Kiş, krallık oldu. Kiş’te Gaur 1.200 yıl kral olarak hüküm sürdü… (diğer hüküm süren kralların 1.500 ile 140 yıl arasında değişen hüküm süreleri ve isimleri anlatılmaktadır) Toplam 23 kral 24.510 yıl 3 ay hüküm sürdü. Kiş yenildi ve krallık Eanna’ya taşındı…” Uruk’un ilk hanedanlarına, yani Sümerlerin Mezopotamya göçlerine kadarki hüküm süren kralların ya da hanedanların listesi, tufan öncesine kıyasla daha az süreleri kapsamaktadır. Hüküm süreleri 1.500 yıl ile 140 yıl arasında değişmektedir. Daha sonra liste Urug hanedanları ile devam etmektedir. Son krallara kadar hüküm süreleri insan ömrünün üzerinde rakamlar ile ifade edilirken, son 7 kralın hüküm süreleri 6 yıl ile 36 yıl süren rakamlarla ifade edilmiştir.

Tufan sonrası İlk Sümer kralı, kraliyet listesinde “Bütün ülkeleri istikrara kavuşturan kral” olarak betimlenen kişi, Kiş hanedanının ilk mensubu olan Etana’dır. Tahta çıkış tarihi 4 binler olarak varsayılan Etana’nın en ilginç özelliği yine kraliyet listesinde anlatılmaktadır; “Göğe Yükselen Adam”. Tıpkı İbranilerin Hanok’u (Hermes) gibi Etana da ölmeden Tanrılar Katına yükselmiştir. Etana’nın göğe yükselmek için büyük bir kartalın sırtına bindiğini gösteren çok sayıda Sümer mührü bulunmuştur. Bir Sümer efsanesine göre, bir yılanla boğuşması sonucu çukura atılmış olan kartalın çukurdan çıkmasına Etana yardımcı olmuştur. Kartal, Uygur İmparatorluğunun en önemli ongunlarındandır. Tüylü yılan, Atlantis sembollerinden birisidir. Kartalın içinde kaldığı çukur, Tufandır. Etana’nın kartalı çukurdan çıkarması ise, Tufan sonrası uygarlığın ilk kez Etana tarafından ayağa kaldırılmasıdır. Tufan sonrası bölgenin ilk imparatoru olan Etana’nın da Uygur sembolü kartalı, kendi sembolü olarak kullandığı anlaşılmaktadır. Bu kartal daha sonraki bütün Sümer kabartma tabletlerinde kanatlı güneş kursu olarak, tüm tanrıların üzerindeki sembol biçiminde yerini almıştır.

Sümerlerde çok sayıda bayram kutlandığı bilinmektedir. Yılın en önemli bayramı, bahar bayramıdır. Bu bayramın en önemli ayini ise Yeniden Doğuş (Hieros Gamos) ritüelidir. Törende tanrı Dumuzi’yi temsil eden kral ile tanrıça İanna’yı temsil eden bir rahibe arasında kutsal evlilik ayini gerçekleştirilir ve ikili yeni yılın bolluk ve bereketini garantiye almak için halkın önünde birleşir. Bu uygulama ileriki yüzyıllarda tüm Ortadoğu halklarına yayılmıştır. Sümer inancında, tıpkı diğer tüm Orta Asya/Uygur kökenli inançlar gibi yeniden doğuş düşüncesi mevcuttur. Gılgamış Destanında Gılgamış’ın bulmaya çalıştığı “Ölümsüzlük İksiri”, yeniden doğuş düşüncesinin bir tezahürüdür. Yine Babil ve sonrasındaki medeniyetlerde “Temmuz”a dönüşen Sümerli Tanrı Dumuzi, yeniden doğuş tanrısıdır. Her sonbahar yeraltına çekilmekte, her ilkbaharda ise yeniden doğmaktadır. Sümer’de yeni bir yıla başlangıç olarak görülen Bahar Bayramının ismi “A-Ki-Til-Di”dir. Bu sözcükte yer alan Til kelimesi Sümercede “Yeniden Doğmak” anlamına gelmektedir.

Enki’nin kızı İanna güzellik tanrıçasıdır ve Venüs gezegeni ile özdeşleştirilmiştir. Bu inanç kendinden sonraki tüm inanç sistemlerinde de korunmuştur. Fenikelilerin Astarte’si, Yunanlıların Afrodit’i ve Romalıların Venüs’ü hep aynı gezegen ile sembolize edilmiştir. Venüs ile ilgili inanış ve bahar bayramı Sümer Ludingirra tabletinde şöyle anlatılmaktadır; “Sevgili Tanrıçamız İanna, Bilbad gezegeninden (Venüs) gelmiş ve onunla bir ilişkisi varmış. Biz o yıldızı çok sıcak olarak biliyoruz. Bu sıcaklık tanrıçamıza büyük bir ateşlilik ve cinsel güç veriyormuş. Bu yüzden onun adı Aşk Tanrıçasıdır. İanna bir gün, yer altı tanrıçası olan kız kardeşi (Annesi?) Ereşkigal’i görmeye gitmiş. Galiba amacı yeraltını ele geçirmekmiş. Yeraltına inenin bir daha çıkamayacağını biliyormuş ama tanrıça olduğuna güveniyormuş. Yine de veziri, tanrıça Ninşubur’a, üç gün içinde dönmezse Tanrılar meclisine gitmesini ve kendisini kurtarmalarını rica etmesini söylemiş. Ereşkigal İanna’nın yeraltına inmesine çok sinirlenmiş ve onu yeryüzüne salmamış. Üç gün sonra İanna’nın veziri Tanrılar Meclisine koşmuş ama Tanrıların Babası Enlil ve hatta onun da babası, ‘gitmeseydi, ne işi vardı orada?’ demişler. Ancak Bilgelik tanrısı Enki iki cini yeraltına göndermiş. Ereşkigal İanna’ya, ancak yerine bir başkasını gönderirse onu bırakmaya razı olacağını söylemiş. Cinleri kendisinin yerine geçici olarak Ereşkigal’e bırakan İanna yeryüzüne çıkarak yerine yeraltına göndereceği birisini bırakmak için bütün kentleri dolaşmış. En sonunda kocası Dumuzi’nin oturduğu Kullab kentine gelmiş. Kocasının kendi yok oluşunu umursamadığını gören İanna sinirlenmiş ve ‘alın bunu benim yerime yeraltına götürün’ demiş. Dumuzi yaka paça yeraltına tıkılmış. Dumuzi’nin kız kardeşi tanrıça Geştinanna Tanrılar Meclisine başvurarak, ‘kardeşimin yerin yeraltına beni gönderin’ diye yalvarmış. İanna, kocasının yaptığı saygısızlığın cezasız kalmaması için teklifi reddetmiş. Bunun üzerine Geştinanna, ‘Öyleyse yılın yarısını ben yer altında geçireyim, diğer yarısını da kardeşim’ demiş. Kocasından bütün yıl ayrı kalmaya dayanamayan İanna bu öneriyi uygun görmüş. Bu olaydan sonra Tanrımız Dumuzi kış aylarını yeraltında geçirdikten sonra yaz başlangıcında yeryüzüne çıkıp, sevgili karısı ile birleşiyor. Biz bu birleşmenin yeryüzüne bolluk ve bereket getireceğine inanıyoruz. Bu nedenle Tanrımız yerine Kralımız, Tanrıçamız yerine de Baş Rahibe yılda bir kere beraber olurlar. Onların birlikte oldukları gün ozanlar ateşli aşk şarkıları söylerler, aşıklar birbirlerine kavuşurlar.” Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ tarafından bir çivi yazısı tabletten aktarılan bu efsane ya olduğu gibi ya da çok az değişikliklerde bölgede daha sonra ortaya çıkan Astarte, Kibele, Diyonisos-Eluisis ve benzeri kütlerde de kabul edilmiş ve tören hemen hiç değiştirilmeden aynı biçimde uygulanmıştır.

Diğer Sümer efsaneleri gibi bu efsane de tufan ile ilintilidir. Dumuzi ve İanna mitinin bir diğer versiyonunda, Yunan mitolojisindeki anlatımında kahramanların ismi Temmuz ve İştar’dır. Yunan halkı, kadim Uygur imparatorluğunun bir diğer halkıdır. Tıpkı Sümer mitolojisi gibi Yunan mitolojisi de, tufan öncesi uygarlık, yaşanan savaşlar ve tufan ile ilgili pekçok efsaneyi bünyesinde barındırmaktadır. Dolayısıyla yukarıdaki Sümer efsanesinin altında yatanların, Yunan mitolojisinden izlerini sürmek mümkündür.

Yunan mitolojisinde Temmuz, Güneş Tanrısıdır. İştar ise Venüs Tanrıçasıdır. Temmuz, Ana tanrıça İştar’ın kocasıdır. Temmuz, onun adını taşıyan kadim yaz ortası ayda ölmüştür. Temmuz’un ölmesinin sebebi, tufan sonrasında tüm dünyanın yanardağ külleri ve yoğun su bulutları ile güneşin tamamen kaybolmuş olmasıdır. Meydana gelen yoğun yanardağ faaliyetleri ve şiddetli yağmurlar, on yıllar boyunca güneşin yüzünün görülememesine neden olmuştur. İnsanlar çok zor şartlarda yaşamak zorunda kalmıştır. Bu efsaneden de anlaşılmaktadır ki tufan, yaz aylarında meydana gelmiştir. Bu nedenle de Temmuz ayında büyük törenler ile arkasından yas tutulmaktadır. Tufandan sağ kurtulan Yunanlılar, Temmuz’un, kendisini yeniden hayata döndürecek tek şey olan kutsal iksiri aramak üzere yeraltına çekildiğine inanmışlardır. Sümerler ise buna İanna’nın neden olduğunu düşünmektedir. Nemrud da böyle düşünenlerdendir. Nemrud’a göre Temmuz’un ölümüne İanna, yani Venüs sebep olmuştur. Bu söylemin arkasında da, Mu’nun batmasına ve tufana yol açan Atlantis silahı ile Venüs arasında bir ilişkinin olduğu yolundaki iddialar bulunmaktadır.

Yunan efsanesine geri dönersek, Temmuz’un ölümüne sebep olan İştar, açılmış kanatları ile ölümün kapılarından içeri süzülür. İştar, Hades’in kraliçesinin huzuruna çıkmak ve kocası için af dilemek istemektedir. Kapı bekçileri, tıpkı diğer ölüler için izin aldıkları gibi İştar için de izin alır. Ancak İştar ölmemiştir. İştar 7 kapıyı geçerek, Hades’in sevgilisinin karşısına çıkar. İştarı canlı olarak karşısında gören Hades’in sevgilisi, onu yeraltına hapseder. İştar, doğurganlık tanrıçasıdır. Yokluğu nedeniyle tahılların ve her türlü hayatın yeryüzünde olgunlaşmaları mümkün olmamaktadır. Burada yine yeryüzünün atmosferinin tamamen bulut ve küllerle kaplı olmasına atıfta bulunulmaktadır.

İştar’ın ve Temmuz’un kaybolmalarının doğaya verdiği zararı gören tanrılar, ikisinin de serbest bırakılmaları için Hades’e başvururlar. Hades’in kraliçesinin karşı çıkmasına rağmen İştar serbest bırakılır. Temmuz’un da senenin yarısını yeraltında, diğer yarısını yer üstünde geçirmesine izin verilir. Bu anlatımdan da, tufan sonrasında güneşin bir süre sonra tekrar parlamaya başladığı ancak tufan sonrası yeni dünyada mevsimsel döngülerin başlamış olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Tufan öncesi dünyada mevsimsel döngüleri oluşturan salınımlar yoktur. Dünyanın yörüngesi, diğer güneş etrafındaki gezegenler gibi tam bir dairedir. Bu nedenle yaşam sadece Oğlak dönencesi ile Yengeç dönencesi arasındaki alanda gelişmiştir. Diğer alanlar buzlarla kaplıdır ve yaşama elverişli değildir.

Dünyanın yörüngesi, yaşanan büyük tufan felaketi nedeniyle dairesel dönümden, eliptik yörüngeye dönüşmüş ayrıca ekinoksların ortaya çıkması yüzünden mevsimlerin meydana geldiği salınımlar yaşanmaya başlanmıştır. Daha önce buzlarla kaplı alanlardaki buzlar erimiş ve buralarda da yaşamın sürdürülmesi imkanı doğmuştur. Bu arada bütün dünyada 6 ay kış, 6 ay yaz aylarının yaşanması süreci başlamıştır. Kısaca Temmuz Güz Ekinoksunda yeraltına dönmekte, Bahar Ekinoksunda yeniden hayata devam etmektedir. Temmuz’un yeniden hayata dönüşü de tüm dünyada “Bahar Bayramı” ayinleri ile kutlanmaktadır.

Yukarıda anlatılanlardan da görülebileceği üzere, başta Sümer uygarlığı olmak üzere, kadim uygarlıkların tamamının mitolojik efsanelerinde bir önceki uygarlığın izlerine ve sonrasında yaşananlara sıklıkla atıflarda bulunulmaktadır. Mitolojiler, bir önceki uygarlıkların izlerinin aranacağı en önemli kaynaklar olarak karşımızda durmaktadır.







Wednesday, September 26, 2018

Göbekli Tepe; Batının Yeni Açmazı...


Çok değil, daha 20. Yüzyılın başında arkeologlar, en eski şehirlerin Sümerlerin 6 bin yıllık şehirleri olduğunu söylüyorlardı. Ondan önceki iddia da uygarlığın MÖ 2500’de Mısır’da başladığıydı. Halbuki Göbekli Tepe kazıları uygarlığın köklerinin çok daha eskilerde olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Arkeologlar, Göbekli Tepe mabetler kompleksinin yapım tarihi olarak Milattan Önce 9.600 yılını veriyorlar. Diğer bir deyişle Göbekli Tepe günümüzden 11 bin 600 yıl önce yapılmış. Yani Eriha’dan dahi 1600 yıl önce. Sümerlerden ise 3600 yıl önce. Yine arkeologlar, inşaatın en az bin yıl sürmüş olması gerektiğini düşünüyor. Saptanan MÖ 9.600 yılı inşaatın başlangıç tarihi mi, yoksa bitiş tarihi mi henüz net değil. Mabetlerin taştan kalıntıları üzerinde karbon testi yapılması söz konusu değil. Bir taşın hangi tarihte yontulduğu ve bir yapıda kullanıldığı herhangi bir test aracılığıyla saptanamaz. Taşın yaşı belirlenebilir ancak sonuç milyarlarca yıl çıkacaktır. 11.600 yıllık geçmiş, kazılar sırasında bulunan çok sayıdaki hayvan kemiklerinin yaşlarının ölçülmesi ile elde edilmiş. Ancak burada da bir sorun var. Hayvan kemiklerinin hepsi yaklaşık aynı tarihi veriyorsa, bin yıl süren yapım süreci hipotezinin bir anlamı kalmıyor. Eğer kemiklerin hepsi hemen hemen aynı süreyi gösteriyorsa, bu durumdan yapıların tamamının çok kısa sürede yapılmış oldukları sonucu çıkıyor. Yok eğer kemiklerin en eskisi 11.600 yaşındaysa ve inşaat bin yıl sürdüyse, inşaatın bitim tarihi MÖ 8.600 mü sorusu akla geliyor.

Göbekli Tepe mabetleriyle, MÖ 9.600’lerde bölgede yaşayan insanların ciddiye alınması gereken organize bir topluluk olduğu gerçeği ortaya çıktı. Bu insanlar bin yıl boyunca çalışmış ve ortaya muazzam bir mabet kompleksi çıkartmışlardı. 10 bin yıl önce insan ömrünün azami 40 yaş olduğu düşünülürse, bin yıllık süreç 25 insan nesline tekabül etmektedir. Bu mabetleri yapmak için bölgede bulunmak zorunda kalan bu birbirini takip eden 25 insan neslinden oluşmuş topluluk nerede yaşamıştır? Yiyecek, içeceklerini nereden tedarik etmiş, yaşamlarını nasıl sürdürmüştür? Sadece avcılıkla ya da toplayıcılıkla bu mümkün müdür? Bulunan mabetlerin yapımı için, taşların yontulması ve yerlerine konulması için yüzlerce insanın gücüne ihtiyaç duyulacağı kesindir. Bu insanlar kimlerdir? Nereden gelmişler ve nerede yaşamışlardır? 

Göbekli Tepe kompleksinde toplam 20 adet mabet kalıntısı olduğu belirlenmiştir. Bunlardan 6 tanesinde kazı çalışması yapılmış, dördü yuvarlak, ikisi dikdörtgen mabet kalıntısı gün yüzüne çıkarılmıştır. Mabetler, belirli bir geometrik ara ile sıralanmışlardır. Eliptik, sarmal, dairesel yapılarda olan, yani gelişmiş geometrik yapılarda inşa edildiği görülen mabetlerin tamamının, işin bitiminde, onu yapanlar tarafından gömüldükleri tespit edilmiştir. Kalıntılar bu sayede, hemen hiç bozulmadan günümüze kadar ulaşmayı başarmışlardır. Kalıntılar gün yüzüne çıkarıldıktan sonra, çevresel etkenlere bağlı olarak bozulmaların başladığının görülmesi üzerine, kazısı yapılanların koruma altına alınmasına öncelik verilmiş, diğerlerinin kazılması işlemi ertelenmiştir. 

Göbekli Tepe yapılarının niçin gömüldükleri bir muammadır. 20 Mabedin tamamının kazılması ile bu muamma çözülecek midir? Yoksa bunların kazılmasına hiçbir zaman izin verilmeyecek midir? Bu mabetlerde yer alan sütunların üzerindeki sembolik yazıların, bir tür piktografik yazı olması mümkündür. Acaba atalarımız bize, kendi uygarlıkları ile ilgili bilgileri bu yolla mı yollamak istemişlerdir? Göbekli Tepe kompleksi, bir mabetler topluluğu olmaktan daha çok bir büyük kütüphane olarak mı inşa edilmiştir? Her zaman olduğu gibi emperyalist tarih anlayışı, farklı bir uygarlık geçmişini anlatacak olan böylesi bir kazıya müsamaha edecek midir yoksa, her zaman olduğu gibi bu bulguların tarihi aydınlatmasına mani mi olunacaktır?   

Monday, September 17, 2018

Oğuz Kağan Destanının Ezoterik Yorumu

Bugünkü konumuz, Türklerin en ünlü destanı olan Oğuz Kağan Destanı'nın Ezoterik yorumu üzerinedir.

Bu destandan da anlaşılmaktadır ki, Oğuz Kağan günümüzden 70 bin yıl önce yaşamış, Tufan öncesi Uygur İmparatorluğu'nun kurucu atasıdır. Oğuz Kağan kendisini Uygurların Hanı olarak tanıtmaktadır. Bilinen tarihin hiçbir döneminde bu isimli bir Uygur Kağanı yaşamamıştır. Ancak söz konusu olan Tufan öncesinin Uygur İmparatorluğu'dur.
Lafı fazla uzatmadan Destanı inceleyelim:

Destan inisiyatik bir topluma hitap etmektedir ve tamamı ezoterik bir   anlam  taşımaktadır.  İnisiyatik toplumlarda genellikle semboller bir açık bir de inisiyelere hitap eden kapalı anlamlar içerir. Ortak bilinç, sembollere benzer vasıflar yüklenmesinin nedenidir. Simgeler insanın sürekli olarak kutsal olan ile dayanışma içinde olmasını sağlar. Destanda kişinin yücelmesine yardımcı olan yollar anlatılmaktadır. Oğuzun babası yoktur. Anası aydır. Yüzünde, dört temel elemente atfen 4 renk vardır. Yüzü bir kareyi andırır. Kare, Mu’nun “M” harfinin sembolüdür. Oğuz tamamen dengeli bir insandır. Oğuz 40 gün içinde büyümüştür. 40 günde büyümesi, kemale erdiğinin işaretidir. 40 sayısı Ezoterizmin Kamil İnsanı ifade etme sayısıdır. Eserdeki Ezoterik anlatımları ve açılımlarını daha ayrıntılı irdeleyelim; Oğuz Kağan’ın annesi Ay Kağandır. Ay Kağan bir bakireyken Oğuza hamile kalmış ve oğlunu dünyaya getirmiştir. Ay Kağan, Uygur İmparatoriçelerinin unvanıdır. Oğuzun babası Gök Tengri ya da Güneş Kağandır. Oğuz, Tanrının Oğulu’dur. Mu İmparatorlarının ve Uygur İmparatorlarının unvanı “Tanrının Oğlu”dur.
Oğuz kendisini bir Uygur Kağanı olarak tanıtmaktadır. Oğuz Kağan’ın hükmettiği topraklar çok büyük ormanlıklarla kaplıdır. Bu tanımlama, tufan öncesi Uygur İmparatorluğu ile bire bir örtüşmektedir. Oğuz’un hükmündeki topraklar olan Orta Asya düzlükleri tufandan sonra ya bozkırlaşmış ya da çölleşmiş topraklardır. Ancak buraların tufan öncesinde ormanlarla kaplı olduğu bilinmektedir.  Oğuz Kağan destanında Oğuzun doğumu, “Gök mavisiydi sanki benzi bu oğlancığın” şeklinde anlatılmaktadır. Ten renginin gök mavisi olması, doğan çocuğun kutsallığına bir göndermedir. Oğuz, Tanrının yeryüzündeki temsilcisi ve oğlu olarak kutsal bir kişiliğe sahiptir. Eski Türkler iyi insanların yüzlerinin “Ak”, kötülerin yüzlerinin ise “Kara” olduğunu söylemektedirler. Oğuz’un yüzü ise Mavi-Beyaz, yani Tanrısaldır. Ağzının rengi ise ateş kırmızısı olarak betimlenmiştir. Kırmızı, Türkler için “arınmanın” ve ateşin sembolüdür. Ateşin, Tanrı Ülgen tarafından insanlığa bahşedildiğine inanılır. Bu nedenle ateşle oynamak, ateşi suyla söndürmek, ateşe tükürmek büyük saygısızlık kabul edilmiş ve kesin bir biçimde yasaklanmıştır.
Oğuz Kağan annesinden süt emmeden önce ona şöyle seslenmektedir; “Ey benim güzel anam, öğüdümü alırsan, Gök Tanrıya tapınıp, eğer Hakkı tanırsan, o zaman memen alır, ak sütünü emerim. Bana layık olursan, adına “ana” derim.” Bu ifadede Gök Tanrının “Hak” olarak tarif edilmesi, Gök Tanrı dininin bir Tek Tanrı dini olduğunun açık göstergesidir. Bu tanımlama muhtemelen efsaneye, İslamiyetin kabulünden sonra yerleştirilmiştir. Oğuz’un çocukluğu mucizeler içinde geçer. Annesinin memesinden bir kez emer, bir daha süt emmez. Daha sonra şarap ister. 40 gün içinde yürür ve öküz ayaklı, kurt belli, ayı göğüslü bir insan haline gelir. Hızla evlenecek çağa gelir. Oğuz, dini bütün bir insandır. Sürekli Tanrıya dua etmektedir. Yine bir gün Tanrıya yakarırken gökten mavi bir nur iner. Bu ışık güneşten ve aydan daha parlak, göz kamaştıran bir ışıktır. Işığın içinde bir kız bulunmaktadır. Kızın alnının ortasında kutup yıldızı şeklinde parlayan bir ben vardır. Bu tarif, Doğulu Ezoterik ekollerin Üçüncü Göz tanımlamasıyla bire bir örtüşmektedir. Bu kız evrenin sembolüdür. Oğuz, bu kızla birleşir. Bu kız Yaratıcı Tanrının dişil formu olan Umay’dır. Bu birleşme, insan- evren ayniyetinin ifadesidir. Oğuz’un Umay’dan üç oğlu olur. Bunların ilkinin ismi Güneş, ikincisinin ismi Ay ve üçüncüsünün ismi Yıldız’dır. Her üçü de Ateş unsurunu barındırır. Bu üç sembol de Mu’nun ve Uygurların en kutsal sembolleridir. Üçü birlikte gökten yere inmenin sembolü olan, ucu aşağı dönük bir eşkenar üçgen oluşturur.
Bir başka gün Oğuz Kağan ava gittiğinde, bir gölün ortasındaki kayın ağacının içinde bir başka güzel kız görür. Bu kız da Dünya Ananın sembolü olan Kubay’dır. Kayın ağacı, Uygurların kutsal Hayat Ağacı ve Kubay Ananın sembolüdür. Oğuz Kubay’ı da kendisine karı olarak alır ve ondan da üç oğlu olur. Bu birleşme, insan-dünya özdeşliğinin ifadesidir. Çocukların ismi, bu özdeşliği ifade etmektedir; Gök, Dağ ve Deniz. Üçü birlikte, insanın Tanrıya geri döneceğinin sembolü olan ucu yukarı dönük bir eşkenar üçgen oluşturur. Hava, Toprak ve Suyu temsil ederler. Böylece 4 sembol tamamlanmış olur.
Destanda Oğuz Kağan’ın ilk eşi olan Umay’ın parlaklığını betimlemek için Kutup Yıldızı tanımlaması kullanılmıştır. Şamanizm’de kutsal aleme, kutup yıldızı üzerinden geçilmektedir. İnsanın aydınlanması kutsal alemden gelen ışık ile mümkündür. Oğuzun ikinci eşi olan Kubay’ın ağaç içinden çıkması, insanın doğa ile uyum içinde yaşamasının zorunluluğuna işarettir. Ağaç göklere yükselen, kutsal aleme giden yolu çizmektedir. Bir ağacın kökleri toprakta, dalları gökyüzündedir. Kubay’ın içinden çıktığı Kayın ağacı, Uygurlarda en kutsal ağaç olarak kabul edilmiştir. Kayın, Tanrının emrini insanlara aktaran bir aracıdır. Aileye kutsallık atfeden Türklerde, evlenilen kişinin annesi ve babası Kayın-Ata ve Kayın-Ana olarak isimlendirilmektedir. Oğuz her iki eşini görünce de yüreğine bir ateş düşmüştür. Ateş kutsaldır. Ateşin tezahürü olan alev, kutsal mekana yükselmeyi işaret eder.  Oğuz Kağan destanında bu semboller ok ve yaydır. Oğuzun gökten inen gök kızı ve ağaçtan çıkan yer kızıyla evliliği, yer ile göğün bir bütün olarak algılandıklarının işaretidir. Türklerin en eski atasözlerinden birisi, “Yer ile Gök evlidir. Hiçbir şey gizli kalmaz” şeklindedir. Türkler evrenin gök ile yerin birleşmesinden oluştuğuna inanırlar. Oğuz Kağan destanında anlatılanlar aslında Uygurların evrenin yaradılışı anlayışına gönderme yapmaktadır. Oğuz Kağanın göksel eşinden doğan Gün, Ay ve Yıldız evrenin yaratılışını, yersel eşinden doğan Gök, Dağ ve Deniz ise dünyanın yaratılışını sembolik bir dille anlatmaktadır.
Oğuz’un yaşadığı toprakları kaplayan ormanda “gergedan” olarak tanımlanan bir canavar yaşamaktadır. Gergedan Türkler için çok değerli olan atları yemektedir. Orta Asya bozkırlarında gergedan yaşamaz. Yine de tufan öncesi bu toprakları kaplayan ormanlarda gergedanların yaşamış olmaları ihtimal dahilindedir. Ancak canavarın at yemesi, onun sadece ot yiyen, bilinen bir gergedan olmadığını göstermektedir. Efsanenin bir başka anlatımında canavar, “Ejderha” olarak tanımlanmaktadır. Batı mitolojilerinde Ejderha, 7 başlı olarak tarif edilmektedir. Mitoloji hikayelerinde geçen ejderhalar ya 7 canlıdır ve onu öldürmek için her kafayı kesmek gerekir ya da hiç ölmez zira kesilen kafanın yerine yenisi anında çıkmaktadır. Ejderhalar, her kafasından ateş çıkarırlar. Bu tanımlama Atlantis’e aittir ve Mu’nun 7 başlı yılanı Naryana’ya bir atıftır. Doğu mitolojilerinde ise iki tür ejderha mevcuttur. Bir türü kötü, diğer türü iyidir. Çinliler, iyi ejderhaların yaratıcı, bereket getirici ve düzenleyici olduklarını söylerler ve onları kutsarlar. İyi ejderha, Kamil İnsanın sembolü olarak kutsanmıştır.
Oğuz’un canavarla mücadelesi, bir başka bakış açısıyla bir tahta çıkış ritüelidir. Oğuz canavarın önüne kendisini yem olarak atar. Canavarla savaşarak kargısı ile onu öldürür, kılıcıyla da başını keser. Bu savaşta Oğuz, inisiye olmuş bir kişiyi, canavar ise cehalet ve taassubu temsil etmektedir. Ejderha, gizli hazineye ulaşılması için yok edilmesi gereken bir yaratıktır. Oğuz’un canavarı yenmesi, onun ülkeyi yönetecek bir kral seviyesine yükselmesini anlatmaktadır. Nitekim bu savaş sonrası Oğuz kurultayı toplar ve kendisinin Hakan olduğunu ilan eder. Destanda, Oğuzun halkına şöyle seslendiği anlatılmaktadır; “Ben sizin Kağanınız oldum. Buyan bizim tamgamız olsun. Gökbörü uranımız olsun. Güneş bayrağımız olsun. Gök bizim çadırımız olsun.” Bu konuşmada geçen Uran kelimesi, savaş parolası anlamınadır. Gökbörü, kutsal beyaz kurttur ve Mu’ya bir atıftır. Buyan’ın ise ne olduğu anlaşılamamıştır. Buyan ile kastedilenin, Uygur ongunu olan Çift Başlı Kartal olması muhtemeldir.
Oğuzun Tüşimalı (Veziri) Uluğ Türük isminde bilge bir kişidir. Bu isim günümüz Türkçesine Ulu (Yüce) Türk olarak çevrilir. Buradan da anlaşılacağı üzere Türk ismi, tufan öncesine kadar gitmektedir. Oğuz Kağan efsanesinde Ak Sakallı Bilge Uluğ Türük, Oğuz Kağan’a bazı gizli sırlar aktarmaktadır. Oğuz Kağan’ın inisiyatik rehberi ve lalasıdır. Benzer uygulama tufan sonrası da bütün Türk hakanları için geçerli olmuştur. Oğuz tüm girişimlerini Uluğ Türük’ün öngörüleri doğrultusunda yapmakta, bütün seferlere ona danışarak çıkmaktadır. Uluğ Türük bir gece rüyasında doğudan batıya uzanan altın bir yay ve güneyden kuzeye giden üç gümüş ok görür. Uluğ Türk Oğuz’a, tüm Asya ve Avrupa topraklarının Uygur İmparatorluğunun egemenli altına gireceğini görmüştür. Ok ve Yay, Uygurların en önemli sembollerinden birisidir. Aynı sembol tufan sonrası birçok Türk boyunda ve devletinde de ongun olarak kullanılmıştır.
Oğuz Kağan’ın sol yanında “Urum” adlı bir kağan hüküm sürmektedir. Bu kağan, Oğuz Kağan’ın emrine girmemekte direnmektedir. Oğuz Kağan ordusuyla Urum’un üzerine yürümeye karar verir. Ordusuyla 40 gün yürüdükten sonra Buz Dağ adı verilen bir dağın eteklerinde karargah kurar. Ertesi gün Oğuz Kağan’ın çadırına güneş gibi bir ışık girer. O ışıktan gök tüylü, gök yeleli büyük bir erkek kurt çıkar. Gökbörü adlı Kurt Oğuz’a, “Ben de senin ordunun önünde yürümek isterim” diye seslenir. Kurdun kılavuzluğunda Oğuz ve ordusu İdil Müren denizi kıyısına varırlar. Burada çok büyük bir savaş olur. Oğuz Kağan yener ve Urum kaçar. Urum’un kardeşi Uruz’un oğlunun kağan olduğu bir kent Oğuz’a teslim olur. Bu anlatımın Ezoterik yorumu şöyle ifade edilebilir: Oğuz tufan öncesi Uygur İmparatorluğunun bir kağanıysa, Uygur’un sol yanındaki Urum ülkesinin Atlantis olması kuvvetle muhtemeldir. Atlantis, Uygur’un batısındaki İdil Müren denizinde (Atlantik Okyanusu) bulunmaktadır. Oğuz Kağan’ın karargahını Buz Dağ’ın yanına kurması, tüm Avrupa’nın o dönemde buzullarla kaplı olmasına bir atıftır. Oğuz’un çadırına giren Güneş Işığı içindeki Kurt, Mu kuvvetlerine işaret etmektedir. Kurt, Mu’nun da kutsal bir hayvanıdır. Mu’nun en yüce sembolü Güneştir. Kurt Oğuz’un çadırına Güneş ile birlikte girmiştir. Diğer bir deyişle büyük savaşta Uygurlarla birlikte Atlantis’le çatışmak üzere Mu kuvvetleri gelmiş ve ordunun öncülüğünü yapmıştır. Çıkan çatışma, Mu-Uygur ittifakının zaferi ile sonuçlanmıştır. Yenilen Atlantis kuvvetleri kendi ülkelerine çekilmiş, Avrupa’daki bir ileri Atlantis karakolu da Uygurların eline geçmiştir.  Uygur söylencelerinde kurdun hem eril, hem dişil özelliği vardır. Oğuz Kağan destanında Oğuz’a yol gösteren kurt erkektir. Ergenekon destanında da yol gösterici kurt erkekken, yeniden doğuş mitolojisindeki kurt ise dişidir. Dişi Kurtun ismi Asenadır.
Efsanenin devamında Oğuz, İdil’in suyunu nasıl geçeriz diye düşünür. Uluğ Ordu Beğ isimli birisi kestiği ulu ağaçlarla suyu geçmenin bir çaresini bulur. Bu fikri benimseyen Oğuz, bu kişinin adını “Kıpçak” olarak ilan eder ve onu fethettiği yeni topraklara bey yapar. Efsanede, İdil’in ötesindeki toprakların alınıp alınmadığı kesin değildir. Yoldayken Oğuz’un atı bembeyaz Buz Dağa doğru kaçar. Tufan öncesi tüm kuzey Avrupa buzlarla kaplıdır. Oğuz’un atının peşinden giden bir yiğit, 9 gün sonra atla beraber geri döner. Orta Asya’da kahramanın atı ilahi bir nesilden gelir. Atın adı vardır. Atla Erin kıymeti eşittir. Atı olmayan adamın kıymeti de yoktur. Oğuz atını geri getiren erin adını da “Karluk” olarak ilan eder. Yolda büyük bir  ev görürler. Bu evin duvarları altından, pencereleri gümüşten, çatısı da demirdendir. Ev kapalıdır ve anahtarı yoktur. Oğuz yetenekli bir ere, “Sen burada kal. Çatıyı açtıktan sonra bize katıl” diye buyurur. Ona da Kal-Aç ismini verir. Çürçet adı verilen bir çorak toprağa ulaşırlar. Burada Çürçet halkı ile Oğuz kuvvetleri savaşır. Oğuz, Çürçet kağanı öldürür. Cosun Bilig adındaki bir usta araba yapar. Bu modele bakarak araba sayısı çoğaltılır ve ele geçirilen tüm ganimet bu arabalara yüklenir. Bundan sonra Oğuz ve kuvvetleri Sindu, Tangut ve Şağam yönlerine yürür. Oğuz tüm direnenleri yener ve kendi yurduna katar. Güney’de Barkan denilen ve halkının yüzü kapkara olan bir bölgede Masar kağanı ile savaşan Oğuz onu da yener. Bu savaşların tamamında Uygur İmparatorluğunun yayılışı anlatılmaktadır.
Oğuz Kağan destanında 5 kişiye yeni isim verilmektedir. Bu anlatım 5 dereceli bir tekrisi ifade etmektedir. Oğuz Kağan sadece imparator değil, aynı zamanda büyük bir mürşit, bir Büyük Üstat olarak görünmektedir. Hakikat yolunda ilerlemek isteyen mürşidine tabi olmak zorundadır. Müritten istenen ilk vasıf, mutlak itaattir. Oğuznamede ilk defa isim verilmiş şahıs, Urum Hanın yeğenidir. Çünkü kendisi Oğuz Hana itaat etmiş ve Urum Hanın yenilmesini sağlamıştır. Ad vermek, sırları emanet etmekle değerdedir. İtaat etmeyene sır tevdi edilmez. Birinci derece mutlak itaat derecesidir. İkinci ad verilen kişi İtil nehrini geçmek için salları inşa eden Uluğ Ordu Beg’dir. Oğuz, marifet sahibi olduğunu ispat eden bu beye “Kıpçak” adını vermiştir. Kıpçak, ikinci dereceye yükselmenin sembolüdür. İkinci derece, yetenek ve beceri derecesidir. İtaati ve marifeti nefsinde toplayan, cesur ve ilim sahibi olanın daha güç ve daha yüksek mertebeye vasıl olabilmesi için kaybolan hakikati arayıp bulması gerekir. Bu arayış yalnız başına gerçekleştirilir. Hakikati arayan yüksek dağlara çıkacak, orada ihtiyarlamış han gibi bu dünya varlığında ölecek, ölümden ürkmeyecek, bu tecrübeden kaçmayacaktır. İnsanın 9 ayda doğması gibi cesur, marifet sahibi ve alim insan da 9 günde yeni bir aleme doğacak, atı yani hakikati bulup getirecektir. Bu alemin rengi beyazdır çünkü kutsal bir alemdir. Bu sebeple dağdan inenin üstü aktır. Üçüncü derecenin sembolü de beyazdır. Beylere başkanlık edecek, hakikati bulan, insanlara rehberlik edebilecek hale gelen şahsın adı “Karluk”tur. Hakikatin sırrına eren kişi bu hakikati ancak ehillerine ifşa edebilir. Hakikate sahip olan zamanla sınırlı değildir. Gençlik sırrına vakıftır. Maddeye de tahakküm eder. Üçüncü derece kuvvet ve hakikat derecesidir. Simya ilminde insanın kurşun olduğu, kusurlu olduğu, hakikate varmak için gayret sarf edip tekamül etmek zorunda olduğu ve ancak bu suretle gümüş ya da altın olabileceği öğretilir. Gümüş Aya, altın da Güneşe tekabül eder. Etrafına hakikatin nurunu saçan Oğuz Kağan Altın’dır. Oğuz, Tömürdü Kağul’a, anahtarı kaybolmuş eve girme vazifesi vermiştir. Ancak kendisine, daha altın ve gümüşü getirmeden “Kalaç” ismini vermiştir. Mühim olan altın veya gümüşün getirilmesi değil, sırrın gizli olduğu yere girebilmektir. Bunun için önce kaybolmuş anahtarı bulmak gerekir. Anahtarı bulan, kapısı kilitli mabede giren mutlaka kurşunun nasıl gümüş veya altın yapılacağını da öğrenecektir. Kutsal aleme yükselenlerin, diğer insanları kurtarmak için dünya ile irtibatlarını koparmaları gerekir. Kalaç, 4. derecenin sahibidir. 4. Derece Kaybolan Anahtar, Kaybolan Sırlar derecesidir. 5. ve son isim verme olayı, kangının imaliyle, yani tekerleğin yapılmasıyla ilgilidir. Daire, başı ve sonu olmayan nihai hakikati remzeder. Ne başlangıç, ne son vardır. Her şey bittiği yerde başlar. Başladığı yerde biter. Yılanın başı ile kuyruğu aynı noktada birleşir. Tekerlek dönerken, dış yüzeyi en çok hareket eden kısımdır. Merkeze doğru gittikçe hareket azalır. Dairenin merkezi, hareketsizliğin de ta kendisidir. Bunu bilen Ermiş, yüce bir tevazu ile susmalıdır. Derecenin sembolü tekerlektir. 5. Derece, ustalık ve kemale erme derecesidir. Tüm bu anlatılanlar, Uygur İmparatorluğunda 5 dereceli bir Ezoterik inisiasyon yönteminin uygulandığını göstermektedir.
Oğuz Kağan Destanı, Oğuz’un görevini oğullarına devretmesi ile son bulur. Oğuzun veziri Uluğ Türük bir gün bir rüya görür. Rüyasında Oğuzun oğullarını avlanırken görmüştür. Bunun üzerine Oğuz oğullarını, avlanmaları için gönderir. Avlanmak için doğuya yönelen Güneş, Ay ve Yıldız yolda bir altın yay bulur ve bunu Oğuz’a getirir. Altın Yay, gökkuşağını anlatmaktadır ve göklerin sembolüdür. Batıya giden Gök, Dağ ve Deniz ise yolda üç gümüş ok bulur ve bunları babalarına getirir. Gümüş oklar, güneş ışığının sembolüdür. Bu anlatım, Uygur İmparatorluğunun doğudan batıya tüm kıtayı kapsadığını anlatmaktadır. Oğuz oğullarına, bulunan okları fırlatmalarını söyler. Her üç ok da kuzeye doğru fırlatılır. Hedefleri Kutup yıldızıdır. Kutup yıldızı Türklere göre Tanrıların mekanına açılan kapıdır ve okların buraya gönderilmesi, kutsallığın, Tanrı ile birlikte olma arayışının sembolüdür. Oğuz Kağan, yönetici olmasının yanı sıra Kutsal Şamandır. Şamanların başıdır. Tıpkı Mu imparatorluğunda olduğu gibi, Uygurlarda da imparator aynı zamanda başrahip konumundadır. Kutsal alem ile dünya arasındaki ilişkiyi Kutsal Şaman kurar. Kutsal alemin kapısı kutup yıldızıdır. Kutup yıldızı kuzeydedir. Bu nedenle Oğuz Kağanın yönettiği topraklar kutsal alem ile irtibatlıdır. Okların kuzeye doğru atılması, bu kutsallığın ifadesidir. Kuzeye doğru gönderilen bu oklar ile insanlık aydınlanacak, cehalet yok olacaktır. Tufan sonrası Türklerin, dileklerinin Tanrıya ulaşması amacıyla göğe ok atmaları bilinen bir gelenektir.
Bu törenden sonra Oğuz son kez kurultayını toplar. Kurultay çadırının önüne iki sütun diktirir. Kurultayın önüne dikilen 40 kulaçlık iki sütun, bu direklerden birisinin altında ak koyun, diğerinde altına kara koyunun bağlanması, direklerin birinin üzerinde altın bir çift başlı kartal, diğerinin üzerinde gümüş bir çift başlı kartal yer alması hep ezoterik anlatımlardır. Sağ yanına Bozoklar, sol yanına Üçoklar oturur. Oğuz Kağan, “Ben artık Gök Tanrıya olan borcumu ödedim. Ata yurdumu sizlere bırakıyorum” diye konuşur. Bir şimşek parlar ve Oğuz Kağan’ın tam üstüne bir yıldırım düşer. Oğullarının kolları arasında ölen Oğuz Kağan böylece gerçek ölümsüzlüğe kavuşur. Efsanenin son bölümünde Oğuz’un oğullarına verdiği görevler anlatılmakta ve Gök Tanrı inancı hakkında bilgi verilmektedir. Dikilen direkler yer ile gök arasındaki merdivenler, üzerlerindeki kuşlar da yeryüzü ile gökyüzü arasındaki iletişimi sağlayan çift başlı kartallardır. Bir Nurla doğan Oğuz, yine bir Nurla hayata veda etmiştir. Destanın en sonunda yer alan, “Oğuz gerçek ölümsüzlüğe kavuştu” ifadesi, Uygurların ruhun ölmezliği inancına yapılan bir göndermedir.