Sümer Uygarlığında Mu İzleri
Sümerler batı dünyası
tarafından, medeniyeti ilk kuran halk olarak tanınmaktadır. Yazı orada bulunmuş, ilk şehirler orada kurulmuş,
tarım, hayvancılık ilk kez Sümer’de başlamış, tekerlek Sümer’de bulunmuştur.
Kısaca Sümer, bugünkü
medeniyetimizin başlangıç noktasıdır. Ancak bu iddiayı Sümerlilerin kendisi
dahi kabul etmemektedir. Kendilerinden önce var olmuş binlerce yıllık
krallardan, krallıklardan ve uygarlıklardan bahsetmektedirler. İlk kez
Sümerlerin yaptığı söylenen her şeyin çok daha eski birer geçmişi
bulunmaktadır. Sümerler bir yerlerden gelerek Mezopotamya’ya yerleşmiş ve eski bilgilerine dayanarak uygarlıklarını
başlatmışlardır. Ancak nereden gelmişlerdir ve sahip oldukları bu eski
bilgileri nasıl elde etmişlerdir?
150 yıl önce Sümerler hakkında hiçbir şey bilinmiyordu. Sümer
halkının varlığı dahi unutulmuştu. Sümer uygarlığına ait yadsınamaz veriler
ortaya çıkmaya bağladığı andan itibaren batı dünyası, bu erken dönem uygarlığı
Hint-Avrupalı uygarlık gurubuna dahil edebilmek için çok çaba harcadı. Ancak
Sümer uygarlığı direndi ve kendisinin bambaşka bir orijini olduğunu tüm dünyaya
haykırdı. Sümer halkı, tufan öncesi Uygur İmparatorluğunun halklarından
birisiydi. Mezopotamya’da ilk arkeolojik kazı çalışmaları 1850’lerde başlandı.
Yapılan kazılar sonucu bölgede
25’i büyük, 35 şehrin kalıntılarına rastlandı. MÖ 3300’lerde en
az 12 şehir devletinin bulunduğu saptandı. Sümerce çivi yazılı ilk tablet
1889’da bulundu. Çivi yazısını 1870 yılında
ilk okuyan kişi ise, ünlü ABD’li Sümerolog Samuel Noah Kramer oldu.
Tabletlerden Sümer uygarlığının çok eskilere dayandığı anlaşılmıştır. Kimi
uzmanlar başlangıç noktasını MÖ 5-6 binli yıllar
olarak verse de, bazı tabletler çok daha eski bir geçmişten bahsetmektedir.
Peki Sümerliler nereden gelmiştir? Gerçekten kadim Uygur
İmparatorluğu ile bağlantıları olduğunu gösteren bulgular mevcut mudur?
Norveçli tarihçi Thor Heyerdahl, Sümer uygarlığını kuran halkın “Dilmun”
denilen esrarengiz bir yerden yola çıkıp deniz yoluyla Mezopotamya’ya
ulaştığını, İran körfezi üzerinden gelmiş olduklarını kendilerinin anlattığını
belirtmektedir. Alman Sümerolog Verner Stein’a göre, Sümer dili ile
Altay-Türk dilleri arasındaki benzerlik, yazıda
kullanılan ideogramların aynılığı, tapınaklarının mimari şekli ve inanç
benzerlikleri, Sümerlerin Orta Asya kökenli
olduklarını göstermektedir.
Sümerlerin Mezopotamya’ya Orta Asya’dan göç ettikleri hemen
hemen kesin gibidir. Ünlü Amerikalı Arkeolog ve Sümerolog Samuel Noah Kramer de
bu düşünceye katılmaktadır. Kramer, Sümer Mitolojisi adlı eserinde, “Sümerler
MÖ 4 bin ya da daha eski bir tarihte Mezopotamya’ya gelmiş, Sami ya da Hint- Avrupa
kökenli olmayan bir halktır.
Sümerce ne Sami, ne de Hint-Avrupa kökenli bir dildir. Türkçe, Macarca
ve Fince’nin örnek oluşturduğu bitişimli diller ailesine aittir”
demektedir. Bu dil grubunun adı
Ural-Altay Dil Grubudur. Dil bilimci Lansberger, Lenomart,
Oppert de Sümer dilinin bir Orta Asya dili olduğunu açıklamışlardır. Sümerlerin
kökeninin Türkler olduğu tezini savunanların başında Kramer gelmektedir. Kramer’e
göre Sümerliler ile eski bir Türkmen şehri olan Aratta arasında
sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Aratta’da kullanılan dil Sümerce ile hemen hemen aynıdır. Dünyaca tanınan Türk Sümeroloğu Muazzez İlmiye Çığ, da, Sümerlerin Türk
kökenli olduklarını belirtmişlerdir.
Sümerlerin
Tufan öncesine dayalı bir Uygur halkı olduğu ve Mu ile doğrudan ilintileri
bulunduğunu gösteren, kendilerine ait çok sayıda yazılı belgeleri ve efsaneleri
olduğu görülmektedir. Çivi yazısı tabletler çözüldükçe, Sümer inançlarının ve
kültürünün neredeyse tamamen Tufan etrafında oluştuğu görülmüştür. Sümerlilerin kökeninin Mu ile bağlantılı olduğunu gösteren çok sayıda efsane
mevcuttur. Hava Tanrısı
Enlil’in oğlu Ninutra’yla ilgili bir efsane,
tufan öncesi ve sonrası olaylar
hakkında bilgi vermektedir; Ninutra, fırtınalı güney
rüzgarının tanrısıdır. Hastalık ve illet cini Asag’a düşmandır. Ejderha
biçiminde olan Asag’a saldırır. Ancak
Asag çok güçlüdür ve Ninutra, başa çıkamayacağı bir rakibe çatmış gibidir. İki
taraf da uzun süre birbirini yenemez. Ninutra Asag’a karşı savaşırken kendine
düşmanlık edenleri lanetler, dostluk edenleri kutsar. Ninutra son çare olarak,
kullanabildiği bütün silahlarla Asag’a saldırır ve en sonunda ejderhayı
öldürür. Ne var ki, Asag’ın öldürülmesi ile Sümer’in üzerine bir felaket çöker. Kur’un ilksel suları tüm yeryüzünü basar.
Bu baskın yüzünden hiç tatlı su kalmaz ve
tarlalar ve bahçeler uzun süre
sulanamaz. Hiçbir şey üretilemez ve korkunç
bir
açlık başlar.
Toprağın hiçbir yerinde bitki yetişmez. Ancak Ninutra ortaya çıkarak büyük
işler başarır. Sümer’in önüne büyük bir duvar örer ve bu
duvar, kudretli suları
engeller. Kur’un suyu artık
yeryüzüne yükselemez. Ülkeyi kaplayan
suları ise Ninutra bir araya toplar ve
hepsini Dicle’ye akıtır. Böylece
tuzlu su denize döner ve toprak yeniden tatlı suyla sulanmaya başlar. Tarlalarda tekrar bol ürün elde
edilir ve Efendi yeryüzünden kederi siler.
Bu efsanede Ninutra, Uygur
ve Mu kuvvetlerini, düşman Asag ise Atlantis kuvvetlerini temsil etmektedir.
Doğu ittifakı, uzun bir savaş sonrası tüm gücüyle Atlantis’e saldırır ve onu
yok eder. Ancak kullanılan
olağanüstü silahlar tufan felaketine yol açar ve tüm dünyayı
tuzlu deniz suları
kaplar. Tufandan sonra
sağ kalanlar, toprak üzerindeki tuzlu suları kanallar
açarak denize döndürür ve uygarlık yeniden inşa edilmeye başlanır.
Mu-Atlantis savaşına bir başka gönderme, Gök Tanrısı An ve Su
Tanrısı Enki ile Ölüler Diyarının Tanrıçası Eşkargil arasındaki mücadeledir.
Bir zamanlar Fırat’ın kenarına dikilmiş olan Huluppa Ağacı (Hayat Ağacı), Enki
ile Eşkargil arasındaki mücadele sonucu Güney Rüzgarı tarafından
sökülmüş ve sular onu uzaklara sürüklemiştir. Bu olay An göğü elde ettikten,
Enlil yeryüzünü elde ettikten, Eşkargil ölüler diyarına verildikten sonra
meydana gelmiştir. Hayat ağacını suyun
içinde sürüklenir halde bulan İnanna, onu Erek kentine yeniden dikmiştir. Ancak
ağaç ne dal ne de yaprak vermektedir. Zira ağacın tepesinde korkunç İmdugut
kuşu, gövdesinde daima genç kalan kadın Lilith ve köklerinde de büyü nedir
bilmeyen yılan yuva yapmıştır. İnanna, bu uğursuz yaratıklardan kurtulmak için
ağabeyi Gılgamış’ın yardımını ister. Bu
efsanede Gılgamış, İnanna’nın ağabeyi, yani bir tanrıdır. Gılgamış, elindeki
baltayla yılanı öldürür. Bunu gören İmdigut kuşu uzak dağlara, Lilith de yıkık
harabelere kaçar. Böylece hayat
ağaçı yeniden yeşerir.
Yukarıda anlatılan Sümer
efsanesinde de tufan öncesi ve tufan sonrası olaylar sembollerin diliyle
yinelenmektedir. Su ve yerin ayrılması diye anlatılan, büyük tufanda birbirine
karışan su ve yerin yeniden gökyüzü ve toprağa
dönüşme sürecidir. Hayat ağacının yerinden
sökülmesi, insanlığın büyük kısmının yaşanan felaket sonucu ölmesidir. Yer olarak
Fırat kıyısının verilmesi, tufan öncesi burada
büyük bir uygarlığın olduğuna atıftır. An ve Enki (Mu ve Uygur) ile Eşkargil
(Atlantis) arasındaki savaş sonucu Eşkargil Ölüler Dünyasına (Atlantik’in
sularına) gönderilmiştir. Aynı savaş
sonrası An da ortadan yok olmuştur (Mu da Pasifik’e batmıştır). Enki
(Uygur/Sümer), tanrıların yeni kralı olmuştur. Diğer bir deyişle Sümerlerle
birlikte uygarlık yeniden başlamıştır.
Sümer ile Mu arasındaki bir diğer ilişki, Sümerlerin efsanevi cennet ülkesi
Dilmun’dur. Enki efsanesi, Enki ile Ninhursag arasındaki
anlaşmazlığa ışık tutmaktadır. Efsane, Cennet Ülke Dilmun’da geçer. Dilmun saf, temiz ve parlak bir
ülkedir. Burası bir “yaşayanlar” diyarıdır. Ölüm ya da hastalık nedir bilinmez.
Ancak Dilmun’da tatlı su yoktur. Su tanrısı Enki topraktan su çıkartarak, Güneş
Tanrısı Utu’ya burayı yeşilliklerle
donatmasını emreder. Böylece Dilmun yemyeşil bir ülke, Tanrısal bir Bahçe olur. Kurak arazinin yeşilleşmesi Toprak Ana Ninhursag aracılığıyla
gerçekleşir. Sümerlerin büyük ana tanrıçası Ninhursag, toprak ana olarak bu
bahçede 8 adet bitki filizlendirir. Enki bu bitkilerin tadına bakmak ister. İki çehreli tanrı İsimud (Çift Başlı Kartal), bu değerli
bitkileri kopartır ve efendisi Enki’ye getirir. Enki hepsini sırasıyla
yer. Değerli bitkilerinin böyle
yok edilmesine sinirlenen Ninhursag, Enki’ye ölüm laneti okur ve bu laneti geri almayacağını
göstermek için tanrıların arasından yok olarak ölüler diyarına iner. Enki’nin sağlığı bozulur, durumu
hızla ağırlaşır. Yediği 8 bitkiye
karşılık, 8 organı ölmektedir. Hava tanrısı Enlil de dahil olmak üzere bütün
tanrılar yas tutmaya başlar. Hiçbiri hastalığa çare bulamaz. O zaman bir tilki
ortaya çıkar ve ödül karşılığı Ninhursag’ı ölüler diyarından geri getireceğini söyler. Efsanenin burası kayıptır ve
tilkinin Ninhursag’ı nasıl ikna ettiği anlaşılmamaktadır. Bir şekilde Dilmun’a
geri dönen Ninhursag, Enki’yi kucağını oturtur ve hangi organlarının ağrıdığını sorar. Her bir organı tedavi
etmesi için 8 şifa tanrısı
yaratır ve böylece Enki
ölümden döner. Efsanede Sümerlerin
cenneti olan Dilmun’un doğuda yer aldığı anlatılmaktadır. Öte yandan sürecin
tufan ile sonuçlanmış olmasından, bahsi geçen Tanrısal Cennet Dilmun’un Mu,
cennetten kovuluşun da Mu’nun batması olduğu söylenebilir. Belki de Mu ve
Atlantis’in batmasıyla sonuçlanan olaylar zincirinin başlatıcısı, Mu’nun
kraliçesi Amasutra, Tanrıça Ninhursag’dır.
Ünlü Gılgamış destanında Kral Gılgamış, kral olması
sebebiyle her ne kadar tanrının oğlu olsa da, bütün ölümlüler gibi bir gün
öleceğini bilmektedir ve o, tanrılar gibi ölümsüz olmak istemektedir. Bunun için,
tanrıların diyarı olan uzaktaki
“Yaşayanlar Ülkesi Dilmun”a gitmeyi kafasına koyar.
Sadık hizmetkarı Enkidu, bu düşüncesini Güneş Tanrısı Utu’ya açmasını önerir. Utu önce fikre karşı çıkar ama Gılgamış’ın
yoğun ısrarı üzerine, yolculukta ona engel olacak 7 hava cinini
etkisiz hale getirmeyi kabul eder. Böylece
zor bir yolculuk sonrası Dilmun’a ulaşan Gılgamış, Yaşayanlar Ülkesinin bekçisi olan Huvava adlı ejderha yüzünden
içeri giremez. Yoğun bir mücadele sonucu Gılgamış
Huvava’yı yener ve onu bağlar. Huvava, kendisine yardımcı olmayan Enkidu’ya
hakaret eder ve Enkidu onun başını keser. Gılgamış,
Huvava’nın başını Tanrıların Kralı Enlil’in önüne getirir. Bu duruma sinirlenen
Enlil, Gılgamışa bir lanet okur. Efsane,
bir sonuca ulaşmadan burada kesilmektedir. Dilmun ülkesinin yönetici ilahı Güneş Tanrısı
Utu’dur. Mu’da Güneşe tapılmaktadır ve yönetici
imparator, Güneşin Oğlu unvanlı Ra-Mu’dur. Dilmun bir ölümsüzlük ve ebedi yaşam
ülkesidir. Gılgamış oraya ölümsüzlüğü bulmak
üzere gitmiştir. Sümerler
bu ülkeyi, kutsanmış cennet olarak görmektedir. Bu ülke, bütün tanrıların vatanıdır. Eski yazıtlara göre Dilmun, yüce tanrılar An ve Enlil
tarafından tufan kahramanı Ziusudra’ya ölümsüzlüğün verildiği, güneşin doğduğu
ülkedir.
1914’de Arno Reobel tarafından bulunan Gılgamış Destanı’nı
anlatan tablet, Tufan olayının Sümer versiyonunu içermektedir. Gılgamış
destanına göre insanoğlunun tanrılar gibi olmaya öykünmesi Tanrı Enlil’i sinirlendirir ve Enlil
dünyaya, tüm insanları yok edecek bir tufan göndermeye karar verir. Ancak insanoğlunu yaratmış olan Tanrı Enki,
kendi eserinin yok olmasını engellemek için Kral Ziusutra’ya (Utnapiştim) tufanın geleceğini bildirir ve bir gemi yapmasını
söyler. Sular yalnız gökten
boşalmakla kalmaz. Yer tanrıları da
yerden sular fışkırtır ve her yeri su kaplar. Tufan
6 gün 6 gece sürer
ve 7. gün gemi Nisir
dağında karaya oturur.
7 gün bekleyen Ziusutra, Tanrı An ve Tanrı Enlil’e kurban sunar ve kendisini onların
ayaklarına atar. Tufanı başlatan
Tanrı Enlil Ziusutra’yı kurtarıldıkları için Tanrılara çok kızar, fakat bilgelik tanrısı
Enki onu yatıştırır ve kurtulana ölümsüz bir yaşam verilmesi için
Ziusutra’yı Tanrıların bahçesine gönderir. Tanrılar Ziusutra’ya Tanrı gibi yaşam verir ve onu, güneşin
doğduğu yere, Dilmun ülkesine yerleştirirler. Dilmun Sümerler için atalarının geldiği, güneşin doğduğu ülkedir.
Ziusutra kelimesi Sümerce’de “Hayatı gören” anlamına gelmektedir. Ziusutra’nın
diğer ismi Utnapiştim’dir.
Yine
Gılgamış destanına göre kendisine ölümsüzlük verilen Utnapiştim, Tanrıların katında yaşamaktadır.
Güneşin kızı olan tanrıça Siduri
Gılgamış’a, Utnapiştim’e ulaşabilmesi için geçmişin bilgisine ihtiyacı olduğunu söyler. Gılgamışın aradığı, ölümsüzlüğün sırrıdır. Bu bilgiyi almak için Gılgamış
okyanusun ölüm sularını aşmalı ve Noe’ye
ulaşmalıdır. Geçmişin bilgisine ve ölümsüzlüğün sırrına
sahip Noe, tıpkı Mu gibi okyanusun
ortasındadır. Noe battığı için bu sular “ölüm suyu” olarak bilinmektedir.
Ninive’de yapılan kazılarda çıkan Asur kralı Asurbanipal’in
kütüphanesi içinde yer alan bir diğer çivi yazısı tablette, Tufanının ne kadar
büyük ve dehşetli bir olay olduğu ifade edilmektedir; “Tufan her şeyi silip
süpürdükten sonra, ülkenin yıkılması tamamlandıktan sonra, insanlık sonuna
kadar dayandıktan sonra, insanlığın tohumu korunduktan sonra, Karabaşlı Sümer halkı kendisini yeniden kalkındırdı.” Sümer
çivi yazılı tabletlerine göre,
insanlığın tufan sırasında tamamen yok olup gitmemesini, Tanrı Ningirsu sağlamıştır. Tanrı Enlil, insanların kendilerine benzeme
gayretlerine sinirlenerek tüm dünyayı sularla kaplamış, ancak Tanrı Ningirsu, tüm insanlar yok olmadan
önce diğer tanrıları ikna ederek, suların çekilmesini sağlamıştır. Sümer tufan
efsanesinin bu versiyonunda da, insanların kurtuluşu için bir gemi
kullanılmıştır ancak bu geminin yapısı çok farklıdır. Efsaneye göre gemi, Sümer
tanrılarından Enki’nin denizler altındaki gizli evinin bir eşi olarak mükemmel
bir küp şeklinde inşa edilmişir. Tufan’ın olacağını Ziusutra’ya duyuran
Enki’dir. Enki, Sümerlilerin Nuh’u olan Ziusudra’ya, “İnşa edeceğin geminin
dikkatlice hesaplanmış oranları olacak. Boyu, eni ve tavanı eşit olmalı.
Duvarları 10 gar yüksekliğinde, köşeden köşeye 10 gar uzunluğunda olmalı” diye
talimat vermiştir. 1 Gar, yaklaşık 200 metre uzunluğundadır. Bu ölçüler bugünün
uzunluk birimiyle yaklaşık
4 kilometrekarelik bir alan
yapmaktadır. Bu kadar
büyük bir gemi inşa etmek,
o çağın varsayılan teknolojisi ile mümkün
görünmemektedir. Tufanın Sümer versiyonunda aniden çok parlak bir ışık
görünmekte, sonra denizler yükselerek, dağları bile yutmaktadır. Nereye
bakılsa deniz görülmektedir ve sadece ondört tane dağın doruğu suların
üzerinde kalmıştır.
Tufanla ilgili belgeler bunlarla da sınırlı değildir. Sümer Çivi
yazısı tabletlerin kuşkusuz en ilginci, tufan öncesi uygarlıklara ve
krallıklara da atıfta bulunan Kraliyet Listesidir. 1932’de gün yüzüne çıkarılan listede tufan öncesi
krallıkların süreleri,
Sümerce bir zaman birimi olan “Sar” ile ifade edilmişlerdir. 1 Sar, günümüz
hesapları ile 3600 yıldır. Yine Sümer
zaman birimi ölçüsü
olan 1 Ner ise, 600 yıllık süreyi kapsamaktadır.
Sümer Kraliyet Listesi Metni, günümüz hesaplamalarına göre şöyledir:
“Krallık gökten (ilk kez) indiği zaman Eridu krallığın
makamı oldu. Eridu’da Alulim 28.800 yıl kral olarak hüküm sürdü. Alalagar
36.000 yıl hüküm sürdü. İki kral 64.800 yıl hüküm sürdü.
Eridu terk edildi. Krallık Badtibira’ya taşındı. Battibira’da
Enmenluanna 43.200 yıl kral olarak hüküm sürdü. Enmengalanna 28.800 yıl hüküm
sürdü. Çoban Dumuzi 36.000 yıl hüküm sürdü. Üç Kral 108.000 yıl hüküm sürdü.
Battibira terk
edildi. Krallık Larak’a taşındı. Larak’ta Ensipazinna 28.800 yıl kral olarak
hüküm sürdü. Bir kral 28.800 yıl hüküm sürdü.
Larak terk
edildi. Krallık Sippar’a taşındı. Sippar’da Enmeduranna 21.000 yıl kral olarak
hüküm sürdü. Bir kral 21.000 yıl hüküm sürdü.
Sippar terk edildi. Krallık
Şurappak’a taşındı. Şurappak’ta Ubartutu 18.600 yıl kral olarak hüküm sürdü. Bir kral
18.600 yıl hüküm sürdü.
Beş kentte sekiz kral 241.200
yıl hüküm sürdü.”
Listenin bu bölümü tufandan önce hüküm süren kralları ve
bunların çok uzun yıllar süren krallıklarını anlatıyor görünmektedir. Bir insanın
tek başına bu kadar uzun süreli yaşaması mümkün olmayacağına göre acaba ne
anlatılmak istenmektedir? Bu binlerce yıllık hükümranlıklar acaba bir kişinin
değil de bir hanedanın ismi altında anlatılmış olabilir mi? Böyle okunursa,
Erudi devletinde Alulim hanedanı krallarının toplam işbaşında kalma süreleri 28.800
yıldır. Aynı devlette sonra işbaşına gelen Alalagar hanedanı
krallarının toplam yönettiği süre ise 36.000
yıldır. Bu devletin
varoluş süresi toplam
64.800 yıldır. Bu süre tufan sonrası kurulan devletlerin varoluş süreleriyle
kıyaslandığında inanılmaz uzun bir süredir.
Ancak Naacal Tabletleri, Uygur İmparatorluğunun varoluş süresini yaklaşık
70 bin yıl olarak vermektedir. Enmerkar ve Aratta
beyi adlı şiirde, Sümer ülkesinden “çok dilli bir
ülke” olarak bahsedilmektedir. “Bir zamanlar Şubur ve Hamazi ülkeleri, çok
dilli Sümer, prensliğin ilahi
yasalarının büyük ülkesi, gerekli her şeye sahip ülke Uri, güvenlik içinde yaşayan Martu ülkesi. Bütün evren, insanlar
tek yürekle övüyor Enlil’i, tek bir ağızdan” dizeleri ile, Sümerlerin de
aralarında bulunduğu Uygur İmparatorluğuna atıfta bulunulmaktadır.
Bu hesapla Battibira devletini yöneten üç hanedan, toplam
108 bin yıl ayakta kalmıştır. İnsanlığın ilk anayurdu, Churchward’ın
söylediğine göre Mu’dur. Mu’nun ne
zaman kurulduğu Naacal Tabletlerinden anlaşılmamaktadır. Ancak 70 bin yıl önce ilk kolonisini, Uygurları kurduğu Naacal Tabletlerinden bilinmektedir. Dolayısıyla Mu’nun ortaya çıkışının da 108 bin yıl önce olması muhtemeldir.
Battibira’nın listedeki toplam varoluş süresine uyabilecek tek devlet Mu’dur. Diğer üç devlet ise ortalama 20
bin yıl civarında yaşamış ve birer hanedanla yönetilmişlerdir. Bunlar da
Atlantis, Maya ve Hint uygarlıkları olabilir. Listede de toplam 5 kentin
(devletin) var olduğu belirtilmektedir. Sonra tufan meydana gelmiş ve bütün bu
devletler bir anda ortadan kalkmıştır.
Kraliyet listesine göre krallık iki kez gökten
indirilmiştir. İlki insan uygarlığının başlamasından önceki iniştir. Kraliyet
cennetten indikten sonra insan kralların dönemi başlamıştır. Sümer tarihinin
başlangıcı, “krallığın gökten ikinci kez indiği zaman” olarak açıklanmaktadır.
Krallık gökten ikinci kez, Tufan sonrası inmiş görünmektedir zira metin
Tufandan önceki krallar ve tufandan sonraki krallar olarak ikiye ayrılmış ve
krallığın ikinci kez indirilmesi tufandan sonra olarak gösterilmiştir.
Liste, “Sel her yeri kapladıktan sonra Kraliyet Kiş’teydi”
diyerek, tufan sonrası kralları sıralamaktadır. “Ondan sonra Tufan üstünü
kapladı. Tufan üstünü kapladıktan ve krallık gökten indikten sonra Kiş, krallık oldu. Kiş’te
Gaur 1.200 yıl kral olarak
hüküm sürdü… (diğer
hüküm süren kralların 1.500 ile 140 yıl arasında değişen hüküm süreleri ve
isimleri anlatılmaktadır) Toplam 23
kral 24.510 yıl 3 ay hüküm sürdü. Kiş yenildi ve krallık Eanna’ya taşındı…”
Uruk’un ilk hanedanlarına, yani Sümerlerin Mezopotamya göçlerine kadarki hüküm süren kralların ya da hanedanların listesi, tufan öncesine
kıyasla daha az süreleri kapsamaktadır. Hüküm süreleri 1.500 yıl ile 140 yıl arasında değişmektedir.
Daha sonra liste Urug hanedanları ile devam etmektedir. Son krallara kadar
hüküm süreleri insan ömrünün üzerinde rakamlar ile ifade edilirken, son 7
kralın hüküm süreleri 6 yıl ile 36 yıl süren rakamlarla ifade edilmiştir.
Tufan sonrası İlk Sümer kralı, kraliyet listesinde “Bütün
ülkeleri istikrara kavuşturan kral” olarak betimlenen kişi, Kiş hanedanının ilk mensubu olan Etana’dır. Tahta çıkış
tarihi MÖ 4 binler
olarak varsayılan Etana’nın en ilginç özelliği yine kraliyet listesinde
anlatılmaktadır; “Göğe Yükselen Adam”. Tıpkı İbranilerin Hanok’u (Hermes) gibi
Etana da ölmeden Tanrılar Katına yükselmiştir. Etana’nın göğe yükselmek için
büyük bir kartalın sırtına bindiğini gösteren
çok sayıda Sümer
mührü bulunmuştur. Bir Sümer efsanesine göre, bir yılanla boğuşması sonucu çukura atılmış
olan kartalın çukurdan
çıkmasına Etana yardımcı olmuştur. Kartal, Uygur İmparatorluğunun en önemli
ongunlarındandır. Tüylü yılan, Atlantis sembollerinden birisidir. Kartalın
içinde kaldığı çukur, Tufandır. Etana’nın kartalı çukurdan çıkarması ise, Tufan
sonrası uygarlığın ilk kez Etana tarafından ayağa kaldırılmasıdır. Tufan
sonrası bölgenin ilk imparatoru olan Etana’nın da Uygur sembolü kartalı, kendi
sembolü olarak kullandığı anlaşılmaktadır. Bu kartal daha sonraki bütün Sümer kabartma
tabletlerinde kanatlı güneş kursu olarak, tüm
tanrıların üzerindeki sembol biçiminde yerini almıştır.
Sümerlerde çok sayıda
bayram kutlandığı bilinmektedir. Yılın en önemli
bayramı, bahar bayramıdır. Bu bayramın en önemli ayini ise Yeniden Doğuş (Hieros Gamos) ritüelidir. Törende tanrı Dumuzi’yi
temsil eden kral ile tanrıça İanna’yı temsil eden bir rahibe arasında kutsal
evlilik ayini gerçekleştirilir ve ikili yeni yılın bolluk ve bereketini garantiye almak için halkın
önünde birleşir. Bu uygulama ileriki
yüzyıllarda tüm Ortadoğu halklarına yayılmıştır. Sümer inancında, tıpkı diğer tüm Orta Asya/Uygur kökenli inançlar gibi yeniden doğuş düşüncesi mevcuttur. Gılgamış Destanında Gılgamış’ın bulmaya çalıştığı “Ölümsüzlük İksiri”, yeniden
doğuş düşüncesinin bir tezahürüdür. Yine
Babil ve sonrasındaki medeniyetlerde “Temmuz”a dönüşen Sümerli Tanrı Dumuzi, yeniden doğuş tanrısıdır. Her sonbahar yeraltına çekilmekte, her ilkbaharda ise yeniden doğmaktadır. Sümer’de yeni bir yıla başlangıç olarak görülen Bahar Bayramının
ismi “A-Ki-Til-Di”dir. Bu sözcükte yer alan Til
kelimesi Sümercede “Yeniden Doğmak”
anlamına gelmektedir.
Enki’nin kızı İanna güzellik tanrıçasıdır ve Venüs gezegeni ile özdeşleştirilmiştir. Bu
inanç kendinden sonraki tüm inanç sistemlerinde de korunmuştur. Fenikelilerin Astarte’si, Yunanlıların Afrodit’i ve Romalıların Venüs’ü hep aynı gezegen ile sembolize edilmiştir. Venüs ile ilgili inanış
ve bahar bayramı Sümer Ludingirra tabletinde şöyle anlatılmaktadır;
“Sevgili Tanrıçamız İanna, Bilbad
gezegeninden (Venüs) gelmiş ve onunla bir ilişkisi
varmış. Biz o yıldızı çok sıcak olarak biliyoruz. Bu sıcaklık tanrıçamıza büyük
bir ateşlilik ve cinsel güç veriyormuş. Bu yüzden onun adı Aşk Tanrıçasıdır. İanna bir gün, yer altı
tanrıçası olan kız kardeşi (Annesi?) Ereşkigal’i görmeye gitmiş. Galiba amacı
yeraltını ele geçirmekmiş. Yeraltına inenin
bir daha çıkamayacağını biliyormuş ama tanrıça olduğuna güveniyormuş. Yine de veziri, tanrıça Ninşubur’a, üç gün
içinde dönmezse Tanrılar meclisine gitmesini ve kendisini kurtarmalarını rica
etmesini söylemiş. Ereşkigal İanna’nın
yeraltına inmesine çok sinirlenmiş ve onu
yeryüzüne salmamış. Üç gün sonra İanna’nın veziri Tanrılar Meclisine koşmuş ama
Tanrıların Babası Enlil ve hatta onun da babası, ‘gitmeseydi, ne işi vardı
orada?’ demişler. Ancak Bilgelik tanrısı Enki iki cini yeraltına göndermiş.
Ereşkigal İanna’ya, ancak yerine bir başkasını gönderirse onu bırakmaya razı
olacağını söylemiş. Cinleri kendisinin yerine
geçici olarak Ereşkigal’e bırakan İanna yeryüzüne çıkarak yerine yeraltına göndereceği birisini bırakmak için bütün kentleri
dolaşmış. En sonunda
kocası Dumuzi’nin oturduğu
Kullab kentine gelmiş. Kocasının kendi yok oluşunu
umursamadığını gören İanna sinirlenmiş ve ‘alın bunu benim yerime yeraltına
götürün’ demiş. Dumuzi yaka paça yeraltına tıkılmış. Dumuzi’nin kız kardeşi
tanrıça Geştinanna Tanrılar Meclisine başvurarak, ‘kardeşimin yerin yeraltına
beni gönderin’ diye yalvarmış. İanna, kocasının yaptığı saygısızlığın cezasız
kalmaması için teklifi reddetmiş. Bunun üzerine Geştinanna, ‘Öyleyse yılın
yarısını ben yer altında geçireyim, diğer yarısını da kardeşim’ demiş.
Kocasından bütün yıl ayrı kalmaya dayanamayan İanna bu öneriyi uygun görmüş. Bu
olaydan sonra Tanrımız Dumuzi kış aylarını yeraltında geçirdikten sonra yaz başlangıcında yeryüzüne çıkıp, sevgili
karısı ile birleşiyor. Biz bu birleşmenin yeryüzüne bolluk ve bereket
getireceğine inanıyoruz. Bu nedenle Tanrımız yerine Kralımız, Tanrıçamız yerine
de Baş Rahibe yılda bir kere beraber olurlar. Onların birlikte oldukları gün
ozanlar ateşli aşk şarkıları söylerler, aşıklar birbirlerine kavuşurlar.”
Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ tarafından bir çivi yazısı tabletten aktarılan bu
efsane ya olduğu gibi ya da çok az değişikliklerde bölgede
daha sonra ortaya çıkan Astarte,
Kibele, Diyonisos-Eluisis ve benzeri
kütlerde de kabul edilmiş ve tören hemen hiç değiştirilmeden aynı biçimde
uygulanmıştır.
Diğer Sümer efsaneleri gibi bu efsane de tufan ile ilintilidir. Dumuzi ve
İanna mitinin bir diğer versiyonunda, Yunan mitolojisindeki anlatımında
kahramanların ismi Temmuz ve İştar’dır. Yunan halkı, kadim Uygur
imparatorluğunun bir diğer halkıdır. Tıpkı Sümer mitolojisi gibi Yunan
mitolojisi de, tufan öncesi uygarlık, yaşanan savaşlar ve tufan ile ilgili
pekçok efsaneyi bünyesinde barındırmaktadır. Dolayısıyla yukarıdaki Sümer
efsanesinin altında yatanların, Yunan mitolojisinden izlerini sürmek mümkündür.
Yunan mitolojisinde Temmuz, Güneş Tanrısıdır. İştar ise Venüs
Tanrıçasıdır. Temmuz, Ana tanrıça İştar’ın kocasıdır. Temmuz, onun adını
taşıyan kadim yaz ortası ayda ölmüştür. Temmuz’un ölmesinin sebebi, tufan
sonrasında tüm dünyanın yanardağ külleri ve yoğun su bulutları ile güneşin
tamamen kaybolmuş olmasıdır. Meydana gelen yoğun yanardağ faaliyetleri ve
şiddetli yağmurlar, on yıllar boyunca güneşin yüzünün görülememesine neden
olmuştur. İnsanlar çok zor şartlarda yaşamak zorunda kalmıştır. Bu efsaneden de
anlaşılmaktadır ki tufan, yaz aylarında meydana gelmiştir. Bu nedenle de Temmuz
ayında büyük törenler ile arkasından yas tutulmaktadır. Tufandan sağ kurtulan
Yunanlılar, Temmuz’un, kendisini yeniden hayata döndürecek tek şey olan kutsal
iksiri aramak üzere yeraltına çekildiğine inanmışlardır. Sümerler ise buna
İanna’nın neden olduğunu düşünmektedir. Nemrud da böyle düşünenlerdendir.
Nemrud’a göre Temmuz’un ölümüne İanna, yani Venüs sebep olmuştur. Bu söylemin
arkasında da, Mu’nun batmasına ve tufana yol açan Atlantis silahı ile Venüs
arasında bir ilişkinin olduğu yolundaki iddialar bulunmaktadır.
Yunan efsanesine geri dönersek, Temmuz’un ölümüne sebep olan İştar,
açılmış kanatları ile ölümün kapılarından içeri süzülür. İştar, Hades’in
kraliçesinin huzuruna çıkmak ve kocası için af dilemek istemektedir. Kapı
bekçileri, tıpkı diğer ölüler için izin aldıkları gibi İştar için de izin alır.
Ancak İştar ölmemiştir. İştar 7 kapıyı geçerek, Hades’in sevgilisinin karşısına
çıkar. İştarı canlı olarak karşısında gören Hades’in sevgilisi, onu yeraltına
hapseder. İştar, doğurganlık tanrıçasıdır. Yokluğu nedeniyle tahılların ve her
türlü hayatın yeryüzünde olgunlaşmaları mümkün olmamaktadır. Burada yine
yeryüzünün atmosferinin tamamen bulut ve küllerle kaplı olmasına atıfta
bulunulmaktadır.
İştar’ın ve Temmuz’un kaybolmalarının doğaya verdiği zararı gören
tanrılar, ikisinin de serbest bırakılmaları için Hades’e başvururlar. Hades’in kraliçesinin
karşı çıkmasına rağmen İştar serbest bırakılır. Temmuz’un da senenin yarısını
yeraltında, diğer yarısını yer üstünde geçirmesine izin verilir. Bu anlatımdan
da, tufan sonrasında güneşin bir süre sonra tekrar parlamaya başladığı ancak
tufan sonrası yeni dünyada mevsimsel döngülerin başlamış olduğu gerçeği ortaya
çıkmaktadır. Tufan öncesi dünyada mevsimsel döngüleri oluşturan salınımlar
yoktur. Dünyanın yörüngesi, diğer güneş etrafındaki gezegenler gibi tam bir
dairedir. Bu nedenle yaşam sadece Oğlak dönencesi ile Yengeç dönencesi
arasındaki alanda gelişmiştir. Diğer alanlar buzlarla kaplıdır ve yaşama
elverişli değildir.
Dünyanın yörüngesi, yaşanan büyük tufan felaketi nedeniyle dairesel
dönümden, eliptik yörüngeye dönüşmüş ayrıca ekinoksların ortaya çıkması
yüzünden mevsimlerin meydana geldiği salınımlar yaşanmaya başlanmıştır. Daha
önce buzlarla kaplı alanlardaki buzlar erimiş ve buralarda da yaşamın
sürdürülmesi imkanı doğmuştur. Bu arada bütün dünyada 6 ay kış, 6 ay yaz
aylarının yaşanması süreci başlamıştır. Kısaca Temmuz Güz Ekinoksunda yeraltına
dönmekte, Bahar Ekinoksunda yeniden hayata devam etmektedir. Temmuz’un yeniden
hayata dönüşü de tüm dünyada “Bahar Bayramı” ayinleri ile kutlanmaktadır.
Yukarıda anlatılanlardan da görülebileceği üzere,
başta Sümer uygarlığı olmak üzere, kadim uygarlıkların tamamının mitolojik
efsanelerinde bir önceki uygarlığın izlerine ve sonrasında yaşananlara sıklıkla
atıflarda bulunulmaktadır. Mitolojiler, bir önceki uygarlıkların izlerinin
aranacağı en önemli kaynaklar olarak karşımızda durmaktadır.
No comments:
Post a Comment